1 Kasım 2009 Pazar

bardaklar ve karışıklık


Uzun zaman, olur. Zaman hep uzun olur zaten. Böylece kafa karışır, yapılanlar, söylenenler, dinlenenler silikleşir. Her şey birbirine girer, birbirinde erir, birbirinden artar, eksikleri doldurur, fazlalıkları törpüler. Uzun zaman, olur. Meğer ki kafalar nasıl karışsın?


Şimdi masada iki bardak varmış. Muhteviyatlar benzer ama olası etkiler farklı. Zaten şeylerin kimseler üzerinde farklı etkileri vardır. Tıpkı kimselerin kimseler üzerinde farklı etkiler bırakması gibi.

Bazen, çok uzun zaman geçirince kendimizle, başkalarına yer kalmaz içimizde. Bazen de o kadar kalabalık olur ki içimiz, kendimizi koyacak yer bulamayız. Kalabalıkları tırpanlamak için içimizi dökmekse, her zaman işe yaramaz.

Masadaki bardaklar öylece durur. Siz istemedikçe ne eksilir ne artarlar. Kafa karışıklığı başkadır. Siz istemedikçe artar, siz uğraştıkça derinleşir...
***
Görsele karışmak için

6 Temmuz 2009 Pazartesi

na'çar



gencim o zaman... sen yaşlarda ya varım ya yoğum. sen dediysem, bu yazıyı her kim okuyorsa onun yaşında yani, her yaşta yani. bir kadın sevdim. küçük bir yüzü vardı. aydınlık ama.. bukle olması gerekirdi saçları, o yüze o giderdi ama düzdü onunkiler. tanrı da onu öyle yaratmış. yaradanı sevdiğim için sevmedim onu. sevdiğim için sevdim. sevilmesi gereken bir kadındı. sevgiye muhtaç olduğu için değil. sevilesi olduğu için.

düzenimi değiştireyim dedim onun için. baktım ki kurulu bir düzenim yok, tamam dedim içimden, bu ilahi bir işaret. sevmeliyim onu. kalktım. peşinden. gittim.

gülümsedi. ay gibi yanıyordu yüzü. gözleri biraz karanlıkta kalmıştı, güneş o tarafa yetirememiş gibi şavkını. oysa onun güneşten almasına gerek yoktu ışığını.

defalarca gittim yanına. hep aynı sükunetle karşıladı beni. sessiz, müstehzi gülümsedi. utangaç gibi. kadın gibi değil, çocuk gibi. o gülümsediğinde bazen, gözlerinden muziplik akardı odaya. sanki bir anda kalkıverecek, pervazda bitiverecek, o minicik kollarını iki yana, hiç beklenmeyen bir heybetle açıverecek ve akıverecek gibi karanlığa. aydınlığa ya da. onun aydınlığı bana karanlık olduğunda dünya da kaybedecekti ayını, güneş kendini büyükserken.

gitti. hiç bir şey demedi. bekledim. arasın diye. aramadı. aramazdı. arayamazdım. istemezdi. isterdi belki, tanısaydı severdi belki. tanıtamadım. sevmezdi belki de. sevmesin. ben onu sevdim. onu sevdiğim için, sevdim. sevilmeye ihtiyacı olduğu için değil. sevilesi olduğu için.

yıllar geçti. evlenmiştir belki. evlensin. ben onu yine severim. görsem mesela yolda, yürürken ben, o bir kafede cam kenarına oturmuş, ki sevmezdi cam kenarına oturanları -aç olan var tok olan var derdi, yiyemem ben onların gözüne bakarak- aniden görüversem, yüzü ışısa, oralar ışısa. baksam, bir an baksam, bir ömür an baksam. çevirmese kafasını ve bu kez yüzünde olmasa o muzip çocuk. çıkmaz ki kafeden, gelmez ki yanıma. yürüsek güzel olurdu ama. taksim'den geçsek, harbiye'den geçsek, kıvrılıversek pangaltı'na. denize inerdik belki. konuşmazdık ama eminim. o uzun yolda susardık. ben bir şey diyemezdim. o da demezdi. dememişti zaten bir şey. olsun. ben onu öyle de sevmiştim.

***
görsel için sahil boyunca yürüyün

üstünde durmak


bacacukları ağrıyordu

"hiç bir şey de yapmadım ama" dedi, "handiyse iki saattir burda böylece duruyorum." Kocamıştı tabi, tartışma götürmezdi bu durum. Nerdeyse 80 yaşındaydı ve çok nadir anlar dışında sürekli ayaktaydı. "Bana kalsa yorulmam ki ben" diye düşündü, "tepeme binmeseler."

Her çeşit insanla muhatap olurdu, yüz verse de vermese de tepesine çıkarlardı. Hatta ev sahibi önce onu sürerdi ortaya... gergin anlarda, mutlu anlarda, yorgun anlarda, kalabalık anlarda, keyif zamanları, iş varken, aşk varken...

"bitmez benim bu çilem" dedi, "şişmanlara bile bir sözüm yok ama o veletler var ya, hani zıplarken tepemde kırıverseler bir bacağımı da, ben de yatsam dinlensem biraz canım."

ev sahibi tembelin önde gideniydi. kıvırcık saçlı, minik burunlu, cin gibi, ateş gibi gözleri fıldır fıldır dönen, her an bir yaramazlık yapabilirim, yaşıma aldanmayın dercesine bakan, kısa boylu, kemikleri kalın olduğu için kilosunu göstermeyen tombullukta, kahkaha atmaktan gut hastalığına uğradı uğrayacak, hani evlense boşansa ya da ölüverse kocası bunun cilvesine dayanamayıp, resmen şen dul olacak bir kadındı. dört beş yakın arkadaşı vardı o kadar. ya onlar gelirdi, ya o giderdi. evin çok kalabalık olduğu zamanlar geride kalmıştı. gayriresmi bir vefat/boşanma olayının ardından ve "erkek değil mi, topunun köküne kibrit suyu, bıraktı gitti beni bir yelloz uğruna" kedi gittikten sonra iyice de yalnızlaşmıştı.

1990'la birlikte özel kanallarla tanışmıştı millet ve eğlence cümbüşü tam gaz devam ediyordu kanallarda amaaa onun evinde tek kanal dönemi hakimdi. sevmezdi öyle alengirli işleri değil, televizyon eskiydi canım. çekmiyordu başka bir kanalı meret. hoş o da zaten delisi değildi televizyon izlemenin ama House olsaydı fena olmazdı bak!

"Yahu" dedi içinden, "Bu evsahibinin ayakları iş yerindeki sandalyeye oturduğu zaman da mı değmiyordur yere acaba? E bu evlenmesin, çocuk gibi lan bu!" Sonra da "bana ne be" dedi, "belki evlenirse kurtulurum ben de..."

İyi adam mı lafın üstüne geldi yoksa çomak mı alsındı eline bilemeden, anahtarın sesini duydu kilitte. "Hah, geldi saçaklı" dedi içinden. Şimdi ayakkabılarını halının üzerinde çıkarır, nerdeyse bir aydır sürekli dinlediği rock albümden artık hangisi çalıyorsa onu bağıra bağıra söyleyerek, yatak odasına geçer, üstünü değiştirir, rahmetli/selametliden kalan hırkayı giyer, ellerini yıkar, mutfağa geçer, fare düşse başı yarılır buzdolabını açar, hımmlar, kapatır, su ısıtıcısına üç dakikada kaynayacak kadar su kor, ki bu konuda artık uzmanlaşmıştı,r kocaman bir kupa çıkarır, içine bir sallama çay sallar, ısıtıcı tınkkk edene kadarki sürede çişini yapmak için tuvalete gider, çıkıp ellerini banyoda yıkar, kurulama işlemi bittiğinde tınkkk sesini duymuş olur, suyu döker, kupayı alır, şeker kullanmaz, lambayı kapatır, salona geçer, kanepeye kurulur, televizyonda artık kim varsa sesi çıkmayarak viyaklarken o da bir kitap bulur okumaya başlar.

"Ben de burda bekleyeyim öyle" dedi içinden. "Tamam o kanepe kadar rahat edemez benim kucağıma otursa ama ayıp oluyor yani." Kıymetimin bilinmesi için illa perdelerin mi yıkanması lazım, üst raflara uzanılmasını mı bekleyeceğim tedavüle girmek için, kıskançlık değil bu, işe yaradığımı bilmek istiyorum canım" diye serzendi.

Hemen bir akşam yemeği ayarlanmalı. En az dört kişi gelmeli. Off kadın hala bağlatmadı ki ocağı. Neyle pişirecek yemeği! Tembel kadın, senin üşengeçliğin yüzünden yaşama amacımı kaybettim ben be! Yok böyle olmazdı bu iş, gder miydi canım böyle? Etrafına baktı, ondan başk herkes gayet memnundu hayatından. Kanepeyle kitaplık zaten mihracenin gözdeleri, birinden kalkıp öbürüne uzanıyor. Kupa desen yeni gelin gibi kurum kurum, "elinden düşürmez beni ayol, öyle sıkı fıkıyız, can ciğer kuzu sarması handiyse" bakışı hülyalı gözlerinde.

Ulan bana yar olmazsa huzur ben de sokarım nifak tohumunu araya. Bak kızım sen bu sahiple çok takılıyosun ama başka kupaları da var onun, işyerinde cam bir kupası var, demirden kulplu böyle, reklamlarda var ya çay reklamlarında hah, ondan işte. Boşuna kurumlanma yani, tek değilsin. Ayrıca sen ordaki, sayfalı, seni şimdi böyle yutarcasına okuduğuna bakma, işin bitti mi doğru ananın kucağına. Kimbilir bir daha ne zaman çıkarsın ordan?

Vay anasını be, tınmıyorlar yahu! Şştt, kime diyor? Aloo? Bir ben miyim perişan gecenin haksızlığında? Bacaklarım ağrıyor. Off! ters çevir bari giderken. Noldu? Çay bitti yapı paydos! Yatmaya gidiyorsun değil mi? Zalim, zalim kadın, diktin beni burda böylece, nereye gidiyorsun? İlk zamanlar böyle değildi ama, inmezdin kucağımdan, çekirdek aile istemiyorum, ben de ilgi görmek istiyorum... Veletler binsin tepeme, geçse de gençlik çağım, kırılsa da bacağım...

Dur söndürme ışığı. Ah hain! Kadın değil mi, hepsi bir. Bu eve bir erkek şart, şöyle ayaklarını sırtıma uzatacak, olmadı bana sehpa muamelesi yapacak, kızınca yeri geldiğince tekmeleyecek bir erkek! Rahmetli/selametliden sonra epey duruldu bu canım, bağırmıyor bile değil ki sağı solu tekmelesin. Ancak gizli gizli göz yaşı döküyor gözdesinin koynunda. Yazık mıdır acaba? Sinir krizi geçirme hakkını bile elinden almışlar kızcağızın. Olsun ben severim onu her koşulda, en azından eziyet etmiyor bana, yer kaplıyorum diye balkona da koyabilirdi koymadı, öylece duruyorum orta yerde.

Bacacuklarım ağrıyor ama, en azından giderken yanlışlıkla çarpsaydı da yan yatsaydım, sabaha kadar kaldırmazdı üşenmekten. Uyudun mu? Uyu, uyu... Uyku seni büyütemedi belki içindeki veledi büyütür...

*******

ne rahat bir görselmiş diyenler için...

delikanlı


resmen mahalle kabadayısıydı...

arkadaşları da kabarık tayfadandı. zart zurta gelemez, maç mı yapılacak, toplarını alır "aynen konarlardı" sahaya. iyi top oynardı, kıvraktı, ilerde çok işine yaradı bu kıvraklığı. geçmişine bağlıydı ama kendi geçmişine değil, kendisinin yaşamadığı, fetihlerin yapıldığı, gemilerin karadan yürüdüğü, sakal kesenlerin kollarının kesildiği geçmişe. kendi geçmişi başına bela olduğunda veya olma ihtimali goncalandığında bir ilk bahar sabahı, güneşle uyanmış, her isteklinin koynuna girmekten imtina etmeyen ama hala bakire ve yüzü ışıl ışıl, bu bataktan bir gün elbet kurtulma umudu taşıyan demokrasinin koluna girivermişti.

karizmatikti bir kere, ağzından çıkan söz, her zaman olduğu gibi kendisinden daha akıllı olmayanları, hadi şöyle diyelim, inanmaya/tutunmaya ihtiyacı olanları cezbediyordu. eğer bir dala ihtiyacınız olursa bir vakit, o dalın toğrağa bağlı olup olmadığını analiz edecek vaktiniz yok demektir.

resmen "deniz"e düşmemek için sarıldılar ona. gerçi zamanında yalandan korkmam yılandan korktuğum kadarı hep bir ağızdan stadyumlar inletene kadar söylemişlerdi ama dün pek tabi dündür ve bu durum bugünün de bugün olmasını beraberinde getirecektir. asla mazlum değildi, ama mahzundu hep ve ziyadesiyle toplu cinnet yarışması döndüğü için milletin ekranlarında, mazluma karşı hassasiyetini biliyordu milletin.

yanlış silah seçtiği ve savunması da pek kuvvetli olmadığı için şehir yönetirken içeri girdi. çıktığında şehir-devlet yönetiyordu ve bu ciddi bir adımdı. siyasetstar yarışmasının kurallarını, yeni başlamış olmasına rağmen daha iyi özümsemişti ve "o kadar mazlum" bir kesim vardı ki, onlara sadece bekleyin diyerek, beklenmeyecek bir iş başardı.

kanaat önderlerini ciddi bir mesai bekliyordu, acaba millet bu yönde mi irade kullanmıştı yoksa canlarından mı bezmişlerdi ya da yüzergezerler vardı da iki yüzlülerle birleşince sihirli formül mü oluşuvermişti bir anda? sadece acıların çocuğu, delikanlı değil basbayağı bir simyacıydı artık.

delikanlılık pek tabi geldiğin yeri unutma der sana, mükremin'den öğrenmişti bunu. ona on misli at yarışı çıkmadı ama yürü ya kulum da dediler bir kere. gerçi kime kulluk ettiğinize göre değişir alacağınız mesafe lakin gemiler indi bir kere suya. artık hedef başka tepelerden gemi aşırtmaca...

****

görsel: arkadan dolaşıp iki puan almak isteyenler

ah minel aşk... ve minel garaib...


neşeli bir yüz kadar insanın içini açan çok az şey vard
ır. otobüs bileti alırken mesela, eğer gülümsüyorsa satıcı, "bu yolculuk güzel geçecek. belki kestiririm biraz" derim, hatta cam kenarı için şansımın yaver gidebileceğine dair bir umut bile doğar içime.

kasiyer kız eğer gülümsüyorsa ben markete girerken, kesin çavdar ekmeği vardır reyonda, hiç şaşmadı şimdiye kadar.

annem eğer telefonda gülüyorsa kesin bir gelin adayı vardır, arkamdan gizlice iş çevirmiş ve orda burda çekilmiş fotoğraflarımı bir vesileyle göstermiştir kızla annesine. kız beğenmiştir hatta. ama tipimi mi yoksa vasıflarımı mı orasını henüz çıkartamıyorum.

anneannem gülüyorsa gözleri görünmez olana kadar, demek ki dedem kendi horlamasına uyanmıştır ve cürmümeşhut artık inkara yer bırakmamıştır.

park bekçileri gülüyorsa bugün iddia kuponu yatmamıştır, beş on bir şey bulmuşlardır yollarını.

polisler gülüyorsa eğer, müdür şehir dışına gitmiştir, boştur, rahattır başları.

çiçekçi gülüyorsa eğer, kesin yakın zamanda özel bir gün vardır, en sevgilisinden, en sosyalinden.

su satan adam gülüyorsa muhakkak kesinti vardır ve eğer camcı gülüyorsa mahallenin veletleri yaza merhaba turnuvasını açmışlardır, ilk gollerle.

kapıcı gülüyorsa mevsim yazdır, tatile gidenler için sevinir, duacı olur. kaloriferci gülüyorsa rusyayla doğalgaz krizi vardır, devlet bakanı uyuyordur.

bir kadın gülüyorsa eğer, beğenildiğini hissetmiştir, bir erkekse gülen, sebebi bir cinsi latifdir.

kim gülerse gülsün, ışır bir anda ortalık. pek tabi karanlıklar aydınlığa çıkmaz ama herkesin gayya kuyusu kendi kalbi büyüklüğündedir ya kapakçıklar açılmış, odacıklara gün ışığı sızmıştır biraz.

***

Görsel: Ahmet Zeki Yavaş - Ah Minel Aşk! Celî Dîvanî 50X30

27 Mart 2009 Cuma

sırra kadem...


...iki kişinin bildiği sır değildir ve bir şey sır değilse üç kişinin bilmesinde sakınca yoktur. İşin içine dördüncü girerse ortalık biraz gerilebilir ve fakat beşincinin bile müdahil olduğunu altıncıdan saklamanın en ufak mantığı yoktur. Yedinci ise sırra değil ancak besili bir danaya ortak edilebilir...

Etrafına dikkatlice bakındı. Yürümeyi severdi, kulaklarını kente kapamayı daha çok severdi, kulaklarını kente kapayarak yürümeye bayılırdı. Yürümeyi öğreneli çeyrek asrı biraz geçmişti ve fakat şimdiye dek yaptığı “yürüyük”lerin pek tatmin edici olduğu söylenemezdi.


Sıradan kentin gecekondu mahallesinde oturur, pek çoğunun taklalar atacağı tırt bir işte çalışırdı. Genelde güler yüzlüydü eğer sabahlar genelden sayılmazsa. Beslenme çantasında iki gün poğaça, iki gün ekmek arası domates peynir taşıyan her türk gibi o da kısa boyluydu. Yemesine yerdi ama beslenemezdi. Annesi ve babasıyla oturur, kendi dünyasında yaşardı. Mahalleden bir kaç arkadaşıyla arada tek kale maç yaparlardı. Haftalığını aldığı zamanlara denk gelen maçlarda performansı hep daha düşük olurdu çünkü ancak o zaman kalite sigaradan bir kaç paket içmiş, ciğerlerini köreltmiş olurdu.

Babası emekliydi: berber emeklisi. 'Nasıl oluyorsa' diye düşünmüştü uzunca bir süre, veli takip formlarında babanızın mesleği seçeneğinin karşısına bunu yazarken. Sonra zaten pek önemsemedi. Mahalleden hiç bir kızı sevmedi, okuldan da. Ama adı çıkmasın diye, arkadaşlarıyla oturup önce çekirdek çitledikleri ardından gizli saklı bira içtikleri o duvarın önünden geçen bir kaç kıza laf attı. Genelde pek güzel olmayan kızları seçerdi laf atmak için. Güzel kızlar, hele de bunun farkındaysalar, aptallık katsayılarının yüksekliğiyle doğru orantılı olarak daha agresif olurlardı. Talep görmeyenler ise nur olup bit pazarına yağdıklarını anlamadan evvel hayli şaşırır ancak bu nimeti bir daha kolay kolay bulamayacaklarını bildiklerinden ya da hissettiklerinden olsa gerek, kızmamakla gülüp yüz vermemek arasında tuhaf bir ifadeye bürünürlerdi.

Yaşı biraz daha büyüyünce toptan da uzaklaştı. Soranlara sigara yüzünden koşamadığını söylüyordu ama aslında ruhunu peşinde sürüklemek pek zor geliyordu iki sıra karşılıklı park etmiş arabaların arasından. Gecekondu mahalleleri böyledir, herkesin çatısında bir ya da iki çanak anten bulunur, pek çoğunun kapısında ise origaminin ulaştığı son noktayı gösteren arabalar. Sokaklar, birbirini gözetlemek ve kapıdan sohbet etmek kolay olsun diye dardır, yer yokluğundan değil. İnsan göçer oldu mu, köylüsünün yanına da yerleşse bir arada durmak ister, çünkü sürüyü bir arada durmak sıcak tutar.

Onlar da göçmüşlerdi. Onlar dediğim dedesigil. Babası da şehirde doğmuştu ama köyü gördüğü kadar şehri bilmezdi. Salsan mesela ancak mahalleden çıkıp otobüs terminaline bir de kentin eski merkezindeki meyve sebze haline gidebilirdi herhal. Bunu da büyük bir gururla anlatırdı köyden gelen akrabaya. Kızılay'ı falan da bilirdi, görmüşlüğü vardı elbet ama ne sokakların adından haberdardı ne en meşhur binaların ne de güvenparkların...

Ruhu kaçmıştı kentin... Onun ruhu da daralmıştı. Anası anlıyordu kederini, aynı şekilde kavramıştı yüreğini yoksulluk ve aynı köşeden sıkıyordu suyunu çıkarırcasına. 'Bir araban olaydı mesela' derdi anası, 'kızları bindirip gezerdin' diye de gülerdi kocasından ar ettiği için sakladığı genç kızlık işveleriyle. Oğlanın o taraklarda bezi yoktu ama. Ehliyet bile almadığından belliydi, 'Hayata ehil değil bu oğlan arabaya nasıl ehil olsun' diye çıkışırdı babası. Pısırıktı işte düpedüz; ilkokuldayken yaz tatillerinde dükkâna götürürdü bu sümsüğü meslek öğrensin diye. Balonu köpükler usturayı verirdi eline. Her seferinde patlardı o balon ardından bir de şamar getirerek ensesine.

"Korkma lan" diye kükrerdi babası, "erkek ol biraz..." Yoktu ama, içinde yoktu kesmek, bıçak da tutamazdı zaten doğru dürüst. Her şeyin bahanesi hazırdı, ekmeği elle bölmek sünnet diyip geçerdi kenara. Babası berberliğinden yana umudu kestiği gün, başka bir çırak aldı dükkâna; gözleri velfecri okuyan, ateş gibi bir velet. Eli titremezdi hiç balonu traş ederken... Oğlanı ne zaman temrin yaparken görse sırtından bir ürperti yayılırdı ellerini karıncalandırmasına; "Adam da kesse eli titremez bunun" diye düşünür, hem kıskanır hem korkar ama daha çok nefret ederdi bu veletten.

Karnesi o kadar kötü sayılmazdı ama ne hikmetse bir türlü memnun edemezdi babasını. Gerçi adamın memnun olası yoktu zaten. Lise bitince askere gitti, 15 ay debelendi durdu. Doğu'ya gitmemişti ama anasının gözyaşı ancak eve döndüğü gün kurudu. Eşikte boynuna atladı ve yemin verdirdi kadın; evlense bile bir daha evden ayrılmayacaktı... Zaten evlenmeye niyeti yoktu, düşünmeden etti yemini.

Askerlik bitince bir süre dolaştı ortalarda sonra güvenlikçi kurslarına yazıldı, mahalleden bir abinin yardımıyla bir de iş uydurdu kursu bitirince. Kendisine sürekli sümsük diyen babasına mı inat bilinmez, üstelik bir de gececi oldu. Geceleri nöbet dururdu ilaç firmasının kapısında. Pek afili bir binaydı çalıştığı yer. Işıklandırması, bahçe düzenlemesi, binanın girişi hep son modaydı. Şirret bir kadın yönetirdi binayı. Bütün personelden o sorumluydu. Saçların hangi tarafa yatırılacağından hangi mevsimde hangi gömleğin hangi düğmesinin nereye kadar açık olacağını o bilir, o söylerdi. Sivri topuklu sivri burunlu ayakkabılarıyla sürekli dolaşır, elindeki telsizle ani baskın verirdi halkla ilişkilerci kızların odalarına.

Güvenlikçilere pek takılmazdı, uğramazdı yanlarına. Şefleriyle muhatap olur, ona dikte ederdi emirlerini. Şef de kadının yüzüne güler, götüne söverdi. Bir akşam, vardiya değişiminde ateş topu gibi düştü güvenlikçilerin odasına. Ağzı burnu kararmıştı adamın, gözü sinirden dönmüştü besbelli ama bir şey diyememiş, cevap verememiş olmanın sıkıntısı içini yemiş, karnını doldurmuştu.

Sövdü ama ağız dolusu. Yaka kurban olsun, kenarı kavlamamış küfürleri saçtı ortalığa. Yetişmedi kendi uydurdu birkaç tane. Uydurduklarının saçmalığını duyunca daha da sinirlendi. Daha çok küfretti, sinirinden yorulana kadar… Artık eli ayağı boşalıp kendini sıranın üstüne attığında son bir gayretle bir sövgü daha salladı. Sonra üstünü değiştirdi, dışarlıklarını giydi, tek kelime etmeden çıktı gitti.

Odadakiler buz kesmişti. Bir yandan birbirilerine baktılar bir yandan giyinmeye devam ettiler. Şefin küfürleri vücuda bürünüp odanın her tarafında kulaklı birer ağız gibi durduğundan mıdır nedir, kimse cesaret edemedi konuşmaya. Güya birbirlerinin yüzlerinden okumaya çalıştılar ne olduğunu ama mümkün değildi. Hiç biri bir şey bilmiyordu dahası hiç biri cesaret de edemezdi sormaya. Odadaki don beş dakika sonra çözüldü, yavaşça vardiya değişimleri yapıldı ve çıt çıkmadan güvenlik kulübelerine dönüldü.

O kadar pısmışlardı ki bu konu öğle yemeklerinde hatta eve dönüş otobüslerinde bile konuşulmadı. O gün; önce dün, sonra evvelsi gün oldu. Şef 10 gün astığı suratını 11. gün topladı.

İlk lafı personel katının tuvaletlerini temizleyen adamdan duydu. Kendi hiçbir şey sormadığı halde geldi anlattı adam. Dinlemek de istemiyordu ama adam salmıyordu bir türlü gitsin diye. Fakat dedikodu anlatır gibi bir hazla değil; korkunç bir bilgiden onu ancak başkasına anlatırsa kurtulabileceğine; o malumatı aklından ancak öyle çıkarabileceğine iman etmiş birinin tedirginliğiyle anlatıyordu. Kendi ölümüne gidebilmek için kürekleri bir yolcunun eline tutuşturmak zorunda kalan Kharon’un ürpertisiyle anlattı ve kaçtı oradan…

Lanet artık içine oturmuştu. Biliyordu ama bilen kaçıncı kişi olduğunu bilmiyordu. Bilmemek istiyordu, sırrı ona söyledikten sonra kendini her şeyden soyutlayan temizlikçi adamın rahatlığına bürünmek istiyordu ama bunu nasıl yapacağını da bilmiyordu. Adam bu bilgiye hiç vakıf olmamış ya da onu birine anlatmamışçasına rahattı. Temizlikçinin huzuru arttıkça onun uykuları kaçar oldu. Evvel eski donuktu, şimdi iyice alıklaşmıştı.

Anası sevindi önce; sandı ki oğlu âşık oldu, kız derdine mühürledi dudaklarını. Sevincin telaş eteğini giydi, uçlarına ziller taktı. Önce mahallenin yüncüsüne gitti, sanki kendinin yokmuş gibi çileler aldı, örgülere başladı. Yetmedi, evvelden kapıya uğratmadığı çingene bohçacıları evin içine kadar sokar oldu. Komşular birer ikişer damladı nedir diye sormaya…

Pek kurumlu pek çalımlı “Gelin” dedi, “gelin gelecek ellaaam…” Kadınlardan bir çığlık yükseldi ama hayretten mi, kıskançlıktan mı yoksa küçümsemeden mi, orası hala sır. Sordular da, kadının verecek cevabı yoktu. O da oğlundaki dalgınlığı anlatıp geline bağladı işi. Kadınlar da onayladılar ve mahalle lafı aldı büyüttü, yürüttü. Ta ki bir sabah hışımla başı kesilip sokağın ortasına atılana kadar…

O yaşına kadar anasına tek bir kötü laf etmemiş olan oğlan sinir krizleri geçirip kendini yerden yere atıyor; “Demedim ki ben sana bir şey, demedim ki…” diye uluyordu. Kadın bir yandan yaşmağının ucuyla gözünü siliyor bir yandan “Ne bileyim oğlum, sen yemekten içmekten kesilince sandım ki bir kız var. Konu komşu da öyle diyince, tövbe demem bir daha annem, yeter ki yapma böyle” diye iç çekiyordu. Kendini duvarlara vura vura helak eden oğlan bir anda ayağa kalktı, odasına gitti, yattı.

Anası ancak öğleden sonra cesaret edip girebildi odaya. Kuzusunun başına çömeldi yavaştan bir ağıt tutturdu. On dakika sonra gözü ışıldadı oğlanın, kalktı anasının kulağına eğildi ve bir şeyler söyledi. Artık sır da sıra annesindeydi… Yatağından kalktı, yüzünü yıkadı, pantolonunu giydi, kemerini taktı. Gömleğini ilikledi, temizlikçinin huzurundan ve kayıtsızlığından bolca sürünüp keyifli bir de ıslık tutturup çıktı evden.

Kadın bir süre kaldı çöktüğü yerde. Yaşmağının kenarıyla oynadı, yatağın bozulan kenar örtüsünü düzeltti. Sonra bir hışımla kalktı; üstüne sokak pardösüsünü aldı ve eşarbını uçurarak çıktı evden. Sağa sola baktı, karşıya geçti ve kendini dar attı yakınlardaki bir kondunun bahçesine. Sabırsızca çaldı kapıyı ama ev sahibi kadın açınca ne diyeceğini bilemedi bir süre. Az hoş beşten sonra ev sahibi kadının kulağına eğildi ve bir şeyler fısıldadı. Kadının hayretten açılan gözleri nefretten küçülmeye başladığında o çoktan kaçmıştı kapıdan. Uçarcasına girdi evine, kapıyı kilitledi, perdeleri çekti ve mutfağa attı kendini. Sabahkinden ve daha önceki pek çok sabahkinden çok daha rahattı ruhu. Huzura ermek için bunu beklermiş gibi bir ifade taktı yüzüne ve fasulye kırmaya oturdu…

Sonraki dört saatte, ilaç firmasının koridorları; faillerinin bir daha hiç görülmeyeceği; meçhullerinin ise bir daha hiç görmeyeceği bir manzaraya şahit oldu. Üzerinde uzun bir basma etekle aynı kumaştan yapılmış bir gömlek; ayaklarında 20 liralık yalancı deriden mamul ayakkabılar ve döpiyesiyle uyumlu renkte pamuklu çoraplar olan; saçı başı, sinirden mi yoksa telaştan mı karmakarışık bilinmez bir kadın binaya girdi. Doğruca lobiye gitti ve personelden sorumlu kadınla görüşmek istediğini söyledi. Halkla ilişkilerci kızlar kadının görüntüsünü henüz idrak etmişlerdi ki kadın sesini bir perde tizleştirip “Çabuk bulun getirin o orospuyu buraya…” diye tepinmeye başladı.

Tesadüf; kadın da o sırada oradan geçmekteydi. Kimsenin bir şey demesine gerek kalmadan tanıdı orospuyu. Bir nefeslik hamleyle yanına gitti, saçından kavradığı gibi aralarındaki topuklu farkını ortadan kaldırdı ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı; “Bana bak şıllık! Hem gizli saklı köşelerde kocama vereceksin, hem kamaralara yakalanıp kendini de kocamı da rezil edeceksin hem de sikişinden memnun kalmadım diye kocamın yüzüne söyleyip herifimi depresyona sokacaksın he mi? Beğenmiyorsan yatmazsın altına. Kaltak!...”

Rahatlamıştı, eski pembe beyaz yüzüne döndü; kendinden emin adımlarla çıktı gitti…

****

görsel kimin?


19 Mart 2009 Perşembe

bir komutanın günlüğü / 3


Geçenlerde denizci dostum Yusuf Yarbay'la birlikte kendisinin yönetimindeki deniz harekatını izlemek üzere Çeşme açıklarına gittik. Ben Yusuf Yarbay'a "Karşıdaki adaya geçelim, biraz da ordan bakalım" dedim ama o, "Albay’ım ne diyorsunuz bizi savaşa mı sürükleyeceksiniz?" dedi. "Niye lan?" dedim, "Benim cipin arkasında mangal var. Orada da bir sürü tavşan varmış, güzel olurdu işte. Ne tırsık adammışsın lan sen!"

Sonra sakinleştim, kendi kendime "Ne kızcam lan? Belki de adam savaştan korkuyordur. Herkesin benimki gibi bir karısı yok ki, bazıları hayatı sevebilir" dedim.

Ama hemen sonra aklıma çok fena bir şüphe takıldı. Acaba Yusuf Yarbay Türk değil miydi? Eğer Türkseydi neden korksaydı da adaya çıkmasaydı? İki tombul gri tavşana savaş açmaktan korksaydı da o barabellileri niye yanında taşısaydı? Madem Türkseydi ve her Türk asker doğsaydı bu niye böyle yapsaydı?

İşte o andan sonra sevgili okuyucu aklımdaki sorulara bir cevaplar bulmam gerekmişti. Hemen telsizime sarıldım ve emir erim Kutayhan'ı arayıp kendisine, 15 yıl önce gazetelerin 30 kupona bir cildini verdiği ve benim de karımdan gizli hepsini biriktirdiğim Meydan Larousse'un Y cildini açarak "Yusuf Yarbay" maddesini bana okumasını istedim.

Kutayhan, sanırım biraz tembel olduğu için, daha ansiklopediye bakmadan, "Ama komtanım öyle bir madde yoktur ki!" diyerek itiraz etti. "Höyyytt! Deyyus" diye gürledim, "Sen şimdi bana bütün meydanı yuttuğunu mu söylüyorsun?" dedim. "Yok da komtanım" dedi. "Konuşma lan" dedim, "Bul çabuk bana Yusuf Yarbay'ı". "Yusuf Yarbay Çeşme açıklarında harekattaymış komtanım" dedi. "Yok yahuu" dedim, "Daha şimdi yanımdaydı, ne çabuk gitti?"

Ancak kısa bir süre sonra toparlandım ve Kutayhan'a "Konuşma lan, oku çabuk" dedim. Benim bu sert çıkışımdan sonra telsizden önce sayfa hışırtıları duyuldu ardından Kutayhan, "Komtanım, burada Koca Yusuf var, o olur mu?" dedi. "Yusuf Yarbay evliydi değil mi?" dedim, "Evet komtanım" dedi Kutayhan, "Karısının sol kalçasında doğum izi var". "Tamam o zaman odur, Koca Yusuf'tur, oku bakalım" dedim.

Kutayhan'ın okumaya başlamasıyla birlikte içime düşen kurt gerçeğe dönüşmüştü. Zira ansiklopedi camiasında Koca Yusuf, askerlik camiasında Yusuf Yarbay olarak bilinen bu zat, aslında Bulgaristan doğumlu bir güreşçi idi.

Bu bilgileri öğrendiğimde aklımdaki tüm soru işaretleri birer birer aydınlanmıştı ve ben Türk Silahlı Kuvvetleri tarihindeki en büyük casusluk olayını ortaya çıkarmıştım netekim!!

Bu, Bulgar ajanı güreşçi casus saflarımıza sızarak bizi içten çökertecekti. Artık yapılacak tek bir şey kalmıştı. Hemen telsizimi kapattım ve harekatı izleyen Yusuf Yarbay'ın yanına gittim...

"Yusuf canım, gel seninle bir güreş tutalım" dedim. Planlarıma göre, aslen güreşçi olan bu Bulgar ajanı, teklifime dayanamayacak ve tıpkı bala üşüşen tavuk gibi güreşe balıklama dalacaktı. Ancak bu casus sandığımdan daha iyi eğitilmişti ve bu durum bende işin içine MOSSAD ve CIA'in de karıştığı izlenimi doğmasına yol açtı.

"Albay’ım şu an harekatı izliyorum. Güreşmemiz doğru olmaz" diyerek aslında güreşmeyi ne kadar istediğini ancak benim acı kuvvetime dayanamayacağını ve onu suç üstü yakaladığımı anladığını bana göstermek istedi.
Ancak olmazdı, o ajanı orada öylece bırakamazdım. "Hadi lan güreşelim, harekat kaçmıyor ya, gene izlersin. Olmazsa söylersin bir daha yaparlar. Ne biçim yarbaysın oğlum sen, askerlerine söz dinletemiyor musun?" diyerek lafı da geçirdim ve asker olmadığını bildiğimi ima ettim.

Yusuf daha "Aman Albay'ım" demeye kalmadan çift daldım ve kendisini kurtkapanına aldım. Boyunduruk da olabilir pek emin değilim… Güreşin gidişatından anladığım üzere Yusuf çok uzun zamandır güreşmiyordu ve hamlamıştı. Ama bu süre zarfında çok fena tekvando öğrenmişti ve kelimenin tam anlamıyla ağzıma sıçtı. Allah'tan diğer subaylar gelip bizi ayırdı da Yusuf elimden kurtuldu.

Her ne kadar Yusuf olayı benim başlattığımı ve kendisini “Bulgar ajanı pis güreşçi” diyerek boğmaya çalıştığımı söylese de sevgili okuyucu, siz dahil herkes biliyor ki “Her Türk asker doğar” ve eğer bir asker Türk doğmadıysa ne Türk’tür ne de asker ama güreşçidir. Zaten bir Türk asker doğmadıysa ona Bulgar da denemez.

Çeşme çok sıkıcı bir yer… Gitmeyin!

****
Görsel için nişan al, ateş!!



bir komutanın günlüğü / 2


Geçen gün odamda otururken telefon çaldı, açsam mı diye bir süre düşündüm. Aslında bazen açmam, hanım arıyor çünkü. Kadınlardan pek hoşlanmam; askerlik yapmaya elverişli değiller netekim.

Bazen bağırıyor, "Ben Kutayhan değilim, kalk armutunu kendin al" diye, ben de "Kutayhan kim yahu?" diyorum genelde. Ama geçen sene "Tahir kim?" dedim. Ondan önceki sene de "Yavuz'a söyle o ütülesin gömleğini, ben Sezai Komutan'ın eşi Nurhan Hanım'la sosyete pazarına gideceğim" demişti. Ben bir şey dememiştim bunun üzerine ama kendisinin sürekli tanımadığım adamların isimlerini söylemesinden şüphelendim. Necati Albay'a söyledim "Şu, şu, şu isimleri bulun" diye, buldu geldi. Meğerse
emir erlerimmiş onlar. "Yahu" dedim, benim emir erlerim niye bu kadar çok değişiyor?" dedim, "Komtanım her sene yeni devreler geliyor ya, kızınız onların arasından sizin adınıza seçiyor" dedi.

O an kendimle bir kez daha gurur duydum ve dedim ki kendi kendime, "Yahu ben ne kadar başarılı bir komutan ve harikulade bir babayım. Öyle mükemmel bir kız evlat yetiştirmişim ki, bu kadar iş güç arasında bir de emir eri seçmekle meşgul olmayım diye bu işi kendi yapıyor".

Tüm bunları düşünürken kapı çalındı, içeri Murtaza girdi, adı Mustafa da olabilir emin değilim tabi... "Komtanım" dedi, "Telefon yaklaşık yarım saattir çalıyor, cevap vermediğiniz için 12 kere bana geri düştü, ben de endişelendim, iyi misiniz diye bakmaya geldim" dedi. Ben de "İyiyim Murtaza, sen nasılsın, yengeyle çocuklar nasıl?" dedim. "Ben bekarım komtanım" dedi. "Ooo, öyle mi neden?" dedim, "Valla kısmet olmadı komtanım" dedi. "Mustafa," dedim, "Ne var ne oldu? "

Murtaza arkasına baktı, sonra bana dönüp "Bana mı dediniz?" dedi. "Evet Mustafa sana dedim" dedim. "Haaa" dedi, "Telefon var da bağlayayım mı dedi?"

"Benim odamda telefon var Mustafa," dedim "başka bir tane bağlamanıza gerek yok". "Tamam komutanım" dedi.
Sonra telefon yine çaldı. Gazeteciymiş, nasıl general olduğumu öğrenmek istiyormuş. "Hımmm" dedim, "Askeri başarılarımdan söz etmek tarzım değildir".

"Ama efendim, halk nasıl general olduğunuzu çok merak ediyor. Bunun bir izahı olmalı diyorlar" dedi.
"O zaman" dedim, "Ben sana bir kaç fotoğraf göndereyim katıldığım savaşlardan, sen gerisini yazarsın zaten..." Sonra emir erim Kutayhan'ı çağırdım, "Eve git, yengene söyle, benim yattığım kanepenin altında fotoğraf albümü var, onu sana versin, sen de bana getir" dedim. "Tamam" dedi çıktı.

Yarım saat sonra geldi. "Ne yaptın?" dedim, "Komtanım, yenge evde yoktu, kızınız vardı. O verdi albümü" dedi. "Senin üstün başın neden parça parça?" dedim. "Komtanım gelirken birlik içindeki K9ların saldırısına uğradım" dedi. O anda çok kızdım, hemen telefonu elime aldım ve Selahattin Albay'ı aradım.

"Selahattin Albay" dedim, "Bu birlikteki K9'lar kimdir? Neden benim emir erim Süleyman'a saldırıyorlar? Bana bunu derhal izah et" dedim. "Efendim" dedi, "Efendini yiyiim ulan, cevap verme bana" diye köpürdüğümü hatırlıyorum. Bunun üzerine sesini çıkaramadı. "Ulan niye konuşmuyorsun, ben sana izah et demedim mi?" dedim, "Demediniz komtanım" dedi. Ben de "Demedim mi demedin mi deme bana" dedim. "Demem komtanım" dedi, "Tamam" dedim.

Sonra Kutayhan'a iki fotoğraf verdim. Biri 1963 yılında, ben henüz genç bir albayken, sıcak bir çatışma anında çekilmiş br fotoğraftı. Düşman askeriyle girdiğimiz teke tek mücadelenin cephe fotoğrafçısı tarafından çekilmiş bir görüntüsüydü. Diğer fotoğraf ise, denizci olarak başladığım askerlik hayatımda görev alanımın ordu tarafından değiştirilmesinden önce çekilmiş bir fotoğraf. Daha doğrusu Kıbrıs açıklarında yaptığımız tatbikatın komşu ülke Yunanistan'ın ordu fotoğrafçısı tarafından çekilmiş hatıra fotoğrafı. Fotoğrafta alt tarafta görülenler bizim gemilerimiz. Gerçi üstte görünmeyen gemiler de bizim ama olsun. Bu tatbikattan takriben 15 gün sonra ordu görev alanımı değiştirerek beni karacı yaptı. Hem denizci hem de karacı olmak kaç askere nasip olabilir ki? İşte general olmamı bu başarılara borçluyum...

Sonra öğrendim ki bizim birlikte K9 yokmuş. Ama K9'un ne olduğunu öğrenemedim. Olsun...

Evi aradım, akşam yemeğinde yeşil fasulye varmış. Nefret ederim yeşil fasulyeden. Kantinden armut aldırdım. Çok sulu ve lezzetliydi netekim...

*****

görsel için gez, göz, arpacık

bir komutanın günlüğü / 1


Bugün emir erim Kutayhan ile cephe gerisinden yaklaşık 8 kara mili kadar güneye ilerledik. Buralar önceden hep dutluk imiş. Kutayhan öyle söyledi... Güya dedesinin de dut bahçesi varmış burada ama elim bir ipekböceği saldırısı sonucu bütün dutluklar yerle yeksan olmuş. İnanmadım tabi, Kutayhan iyi çocuk ve iyi bir asker de olabilir ileride ama hayalgücü biraz geniş...

Dutluklardan sonra karşımıza büyükçe bir lahana tarlası çıktı. Kutayhan bu tarlanın ailesi için önemli bir gelir kaynağı olduğundan bahsederken ben iri bir tavşan gördüm. Ve kendisini bazukamla vurmak istedim fakat bazukayı yanımıza almamışız. Kızdım tabi, Kutayhan'a bağırdım... "Sığır" dedim, "Ben sana bazukayı getir demedim mi" dedim, "Demediniz" dedi, "Demedim mi demedin mi deme bana" dedim, "Tamam" dedi...

Bunun üzerine daha fazla bağırmadım. Zaten tavşan da kaçmıştı ben bağırınca. Benim sesim, tabi çok gür olduğu için, taa cephenin oradan duyulmuş. Haşmet General telsizle "Komtanım iyi misiniz?" dedi, "İyiyim Haşmet, sen nasılsın yengeyle çocuklar nasıl?" dedim, "İyiler, komtanım, sağlığınıza duacılar" dedi. "İyi" dedim, "Karavanacıya söyle, burada büyük bir lahana tarlası bulduk, imha ekibiyle gelsin. Burayı boşaltalım. Askerlere de müjde ver, bu akşam kapuska yiyeceğiz" dedim.

Haşmet arkadaşlara emir verirken arkadan "Ooowww, bööööğ" gibi sevinç nidaları geldi. Ne kadar başarılı ve emrindeki askerlerin dilinden anlayan bir komutan olduğumu bir kez daha anladım, göğsüm gururla kabardı netekim...

Bu duygu ve düşüncelerle ufka bakıp, dolan gözlerimi emir erim Kutayhan'dan saklamaya çalışırken, Kutayhan, "Komtanım benim bir dedem vardı, adı Halil Haşmet'ti" dedi.

Sonra ben arabaya bindim, arkaya oturdum tabi. Kutayhan da öne bindi. Akabinde bir baktım şoför koltuğu boş, "Kutayhan" dedim, "Arabayı kim sürecek?"

"Ha," dedi "ben sürecektim di mi komtanım?". "Tabi sen süreceksin gerizekalı" dedim. O da "Hah işte komtanım ben de onu diyecektim. Benim Halil Haşmet Dedem var ya, o gerizekalıydı" dedi. Ben cevap vermedim, kafasına apoletlerimle vurdum; "Aslında kafasına değil de kabalarına vursaydım daha iyi olurdu" diye düşündüm yol boyunca.

Akşam yemeğinde kapuska vardı. Nefret ederim kapuskadan!!! Hemen karavanacıyı çağırdım, "Bu nedir?" dedim tabağımdaki yemeği göstererek, "Kapuska" dedi. "Haa" dedim, "Tamam, çıkabilirsin". Demek kapuska böyle bir yemekmiş, olsun... Ben yemedim, kantinden armut aldırdım.

sulu ve lezzetli bir görsel için...

11 Şubat 2009 Çarşamba

yoksunluksuz yoksulluğun üç hali...


Epey zamandır, hayatının herhangi bir döneminde ‘tutkusuzluk kavşağı’na sapmak üzere olan birinin gelip ‘yokluk içinde darlığa karşı’ birkaç kitap sorma ihtimaline karşı kendimi hazırlamaya çalışıyorum… Uzun ve eksik bir çaba oldu ve daha da acısı ben ölürken bile eksik olacak ama en azından verebileceğim birkaç isim var…

İlk olarak, dünyayı bambaşka gözlerle gören; insanlık serüveni için binlerce ışık yılı değerinde bir kitap var; Boris Vian’ın tacı…

“Günlerin Köpüğü”, okunmamışlığı hiçbir bağışlayıcılık düzleminde kabul görmeyecek bir kabahat, hayır bir aczdir. İnsanın ruhunu ipek gibi yumuşak pençelerle kavrayan bu başyapıta pek çok kimse “yazılmış en güzel aşk romanı” der, doğrudur. Günlerin Köpüğü, en güzel yazılmış ‘en güzel aşk’ romanıdır. Oradaki aşk gibi güzeli başka yerde bulunamaz üstelik sadece aşıkların değil maddelerin, uzamların ve bilinçlerin aşkı da bambaşka bir yoğunluktadır.

Usta bir barmenin elinden çıkmış kokteyl gibi; tüm içkileri o kadar iyi tanıyor ve dahası onlara o kadar hakim ki sadece yoğunluk farklarından yararlanarak onlarla muhteşem ve mahşeri bir renk cümbüşü sunmuyor, onları önce birbirlerinin içine katıyor sonra da tek bir notayla yeniden ve bu kez bambaşka renklerle ayırıyor. İnsan ruhunun katmanları ancak müzikle dile gelebilir ve Vian bunu müzikle yapıyor…

Listemde ikinci olarak maalesef pek çok kitapseverin de bilmediğini sandığım bir yapıt var. Sahaf dolaşan, bilinmedikleri arayan bir okur değilseniz gözden kaçırmanız pek mümkün bu harika kitabı. Orijinal adı Utz, burada bir aralık görünmüştü gözümüze… Dilimize “Porselen Delisi Utz” olarak çevrildi.

Bruce Chatwin’in kitabı için yazılmış en ‘saf tutku’ romanı diyebiliriz. Hayatını porselenlere adayan bir adamın üzerinden tutkunun kudreti… Dünyanın ergenlik buhranları: II. Dünya Savaşı, Bolşevikler, Naziler… Ancak porselen kadar ince ve nadir kayıpların göze çarptığı, geri kalanlara plastik bardak muamelesi yapılan yıllar. Milyonları doğurmak için milyonların feda edildiği yıllar. Kendi içlerinde tutarlı, akıl süzgecinde tıkalı yıllar. Tarihin en büyük akıl tutulmaları…

Bu listenin son nadir parçasını ise büyük bir sevinçle paylaşıyorum zira Vian’ı muhakkak bir yerlerden duyabilirsiniz; Utz’la tanışma imkânınız da görece mevcut ancak “Georg Henih’e Balad” adlı eseri okumanızı sağlayabilirse eğer bu yazı, kendimle çok gurur duyacağım.

Yazar Viktor Paskov için ‘Günümüz Bulgar edebiyatının son çeyrek yüzyılında yetişmiş kuşkusuz en yetenekli ve sıradışı’ yazar diyenler acaba aynı alçakgönüllülüğü kendi yaptıkları işleri anlatırken de gösteriyorlar mı, bunu açıkçası merak ediyorum. Paskov da Vian gibi bir müzisyen; kendini ‘doğuştan serseri’ olarak tanımlıyor. Karşılaştırma yaptığımı düşünmeyin ama sanırım ‘burada fazla vakti olmadığını bildiği için her şeyi büyük bir hızla yapan, buna rağmen mükemmel bir iş çıkaran Vian’ın ruhu Paskov’a değmiş. Çünkü aynı kutsal melodiyle yazıyor ve söylüyor Paskov da.

“Georg Henih’e Balad” her şeyden evvel insana önyargılarından kurtulması gerektiğini hatırlatan bir kitap. Başarısız kapak ve sayfa tasarımı ile görece vasat çevirisine* bakarak değerlendirirseniz bu kitabı okumak için can atmazsanız ama hayır... Eğer “Türkçe’de Kıymeti Bilinememiş ve Kıyıda Köşede Kalmış Kitaplara Hak Ettikleri Değeri Verme Derneği” adında bir okur platformu kurulacaksa başucu kitaplarından biri de bu olmalı.

Altın saçlı ve altın adlı bir çocuğun Çekya’dan göçen bir keman ustasıyla; yoksullukla, onurla, müzikle; dinlemeyi bilmekle tanışmasını ve ‘hayata alışmasını’ anlatıyor bu kitap. Yoksulluğun ama daha fenası yoksunluğun ıssızlığında dururken Georg Henih’i bulan bu ‘küçük çar’ çocukluğun dev aynasında görülen düşlerini yakalıyor, cehennem atlarının alev alev yanan yelelerinden tutunarak derin korkulardan geçiyor ve en sonunda ‘yoksulluğun neye sahip olmamak olduğunu’ dinliyor.

Beş yaşın tüm merakının ve kalpten gelen yeminlerle örülü hayatının aradan geçen çeyrek asırla sadece bir ‘melankoli’ olduğunu görüyor. Sevgili karısının ölümünden sonra dünyada artık sadece sürgün olan ve yaşama karşı duyduğu hasreti bitirmek için gölge atların gelişini bekleyen Georgi Usta’nın tam da zamanı gelmişken ‘Tanrı’ya keman yapmak için biraz daha kalmasını’ izleyen ama ‘Tanrı’nın penceresinden hiç bakmadığı, aslında sofrasına davetli olmadığı’ bir evde büyüyen bu çocuk zamanı geldiğinde gölgeler onu da alsın diye sözler veriyor, pazarlıklar ediyor…

Düş gücünün sadece çocuklukta gerçekleri yansıttığını ve insan büyüdükçe kalbindeki nasırın da büyüdüğünü görüyor. Eskiden konuştuğu ağaçların; kabzalarına dokunduğu ve seslerini dinleyip fikirlerini sorduğu oyma aletlerinin artık ondan yüz çevirdiğini görüyor.

Georgi Usta’nın görevinin Tanrı’ya bir ‘viola d’amor’ yapmakla bitmediğini ama ona bu ‘kalpçiği diğer kemanlardan daha büyük olan keman’ı çalmayı da öğretmesi gerektiğini öğreniyor. Çar Viktor büyüdükçe Tanrı’nın insanlardan umudu kestiğini görüyor ve Georgi Usta’ya kadim kavillerini hatırlatıyor: Beni almaya ne zaman geleceksin?

“Georg Henih’e Balad’ muhakkak okunması gereken bir kitap…

*Sayın Hüseyin Mevsim lütfen alınmasın. Melodisi bu kadar yumuşak ama zihne çakılan bir kitabın çevirisinde daha özenli olunması gerektiğini düşünüyorum. Bu çevirmenlik bilgisi kadar edebiyat bilgisi ama dahası ilgisi ister. Sayın Mevsim’in üniversitede hoca olduğunu biliyorum ama hayır diplomatik olamayacağım çünkü yoruluyor zihnim; bu kitap böyle çevrilmemeliydi. Belki de Türkçe metin bir kez daha okunmalı ve kitaptaki tadın çeviriye sinmesi için rötuşlar yapılmalıydı. Evet, çeviri kadın gibidir, güzel olursa sadık olmaz, sadık olursa güzel olmaz, ama bu metin güzel bir kadına sadakati öğretebilecek bir metin. Neden olmasındı?

****
görsel için ...

23 Ocak 2009 Cuma

porselen delisi utz


Kaspar Joachim Utz, 7 Mart 1974 günü şafak sökmeden bir saat önce, epeydir beklenen ikinci bir beyin kanaması sonucunda Siroka Sokağı 5 numarada, Prag’daki eski Yahudi Mezarlığı’na bakan evinde can verdi. Cenazesini büyük bir titizlikle planlayan bu adam meşe ağacından yapılmış tabutunun beyaz karanfillerle örtülmesini istemişti amma gelgelim karanfillerin üzerine Bolşevik bayağılığının örneği olan bir çelengin yerleştirileceğini önceden hesaplayamamıştı...

Krondorflu Utzlar, Südetler’de çiftlikleri olan Saksonyalı küçük arazi sahiplerindendiler. Dresden’de yaşayacak kadar zenginseler de Gotha Almanağı’nda yer alacak kadar ünlü ve köklü bir aile değildiler. Her ne kadar atalarının arasında bir haçlı şövalyesi bulunduğunu kanıtlayabilseler de daha seçkin ailelerden gelen Saksonyalılar onları pek ciddiye almazdı. Utz’un babası 1916 yılında, Almanya’nın en büyük askeri madalyası olan ‘Liyakat Nişanı’nı alıp ailesinin onurunu kurtardıktan sonra Somme’da şehit düşmüştü.

Yaşına göre erken gelişmiş çocuğun antika porselenlerle dolu bir vitrinin önünde durup parmak uçlarında yükselerek Meissen Fabrikası’nın en usta tasarımcılarından J.J. Kaendler’in elinden çıkma bir palyaço biblosuna bakarak onun büyüsüne kapılması da büyükannesinin hüküm sürdüğü, Ceske Krizove’deki şatoda oldu. ‘Onu istiyorum’ dedi Kaspar. Büyükannenin yüzü sarardı. İçinden gelen sese uysa çocuğun her istediğini yerine getirirdi. Ne var ki, bu kez ‘Hayır,’ dedi, ‘bir gün belki. Ama şimdi olmaz.’

Dört yıl sonra babası öldüğünde, çocuğa bir avuntu sağlamak amacıyla, palyaço özel olarak yapılmış deri bir kutu içinde Dresden’deki eve gönderildi ve kasvetli Noel kutlamalarına yetişti. Kaspar mumların titrek ışığında bibloyu sağdan sola çeviriyor, tombul parmaklarının uçları sırlı yüzeyin, parlak minelerin üstünde sevgiyle dolaşıyordu. Hayatının işini bulmuştu. Kendini Meissen Fabrikası’nın porselenlerini toplamaya – daha sonra buna ‘kurtarma’ diyecekti – adayacaktı.

Okul ödevlerini savsaklıyor, porselen üretiminin tarihini öğreniyordu… 19 yaşına geldiğinde bir dergide porselenler üzerine makalesi bile yayımlanmıştı. Saatlerce Dresden müzelerinde dolaşıyor, yeni parçalar bulmak için oradan oraya seyahat ediyordu. Utz’un göz kamaştırıcı Meissen porselenlerinden oluşan bir koleksiyonu vardı. Kurnazlığıyla, koleksiyonunu II. Dünya Savaşı’nın ve Çekoslovakya’daki Stalinizm döneminin yıkımından koruyabilmişti.

Politik olarak tarafsızdı. Yaradılışının, ona ilişmeyen her ideolojiyi hoşgörüyle karşılamasına yol açan ürkek bir yanı vardı. Bir de zorbalığa asla boyun eğmeyen inatçı bir yanı. Şiddetten nefret eder, öte yandan piyasaya yeni yeni sanat eserlerinin çıkmasına yol açan toplumsal afetlere candan sevinirdi. ‘Savaşlar, soykırımlar ve devrimler,’ derdi ‘koleksiyonculara eşsiz fırsatlar sağlar…’

1930 yılının mali krizi bu fırsatlardan biriydi. Nazilerin, Yahudilerin mülklerini yakıp yıkma olayı Kristallnacht ikinci bir fırsat oldu. O hafta içinde apar topar Berlin’e giderek ülkeden göç etmek isteyen Yahudi koleksiyonculardan – Amerikan Doları karşılığında – porselenler aldı. Savaşın sonunda, Sovyet ordusundan kaçmak isteyen soylu Almanlara da buna benzer bir hizmette bulundu.

“Bir muhalif bulursanız, umarım elinizi ısırır”

Utz’un Çekoslovakya’sındaki katlanılmaz ortamın gerçek kahramanları devlete ya da Parti’ye karşı tek söz söylemeyen, bununla birlikte Batı uygarlığının tümünü kafalarında yaşatır gibi görünen insanlardı. Onlar, sessizlikleriyle devlete yapılabilecek en ağır hakareti yapıyor, devleti yok sayıyorlardı. İnsan Elizabeth çağı tiyatro oyunları konusunda uzman olup da tramvay biletçiliği yapan birini başka nerede bulabilir ki? Ya da ‘Anaximender’in metni’ üzerine felsefi bir yorum yazmış olan bir sokak süpürgecisine nerede rastlayabilirsiniz?

Bütün savaş yılları boyunca çevrede Alman subayları bulunduğu zaman, İngiltere’de geçirdiği günlere bir bağlılık ve Nazilere bir başkaldırma ifadesi olarak Londra’dan aldığı eskimiş, kendisine iki beden küçük gelen ceketi giyerdi. ‘Prag Kasabı’ Reinhard Heydrich’in iktidarda olduğu; ırkının saflığından kuşku duyulduğu dönemde de aynı ceketi giydi.

16 Şubat 1945’de Dresden’deki evinin yerle bir edildiği haberi geldi. BBC spikerinin ‘Artık Dresden’de porselen kalmadı’ dediğini işittiği gün İngiltere sevgisi silinip gitti. Ceketi de çalışma kamplarına gönderilmekten bir şekilde kurtulmuş bir Çingeneye verdi.

Alman uyruklu olduğundan Südetlerin ilhakını, sevinçle değilse bile sessizce kabul eti. Ancak Prag’ın işgal edilmesiyle, Hitler’in çok yakında bir Avrupa savaşına yol açacağını anladı. İşgalcilerin sonunun her zaman kötü bittiği ilkesinden yola çıkarak Almanya’nın savaşı kazanamayacağını da sezinledi. Sezgileriyle hareket etti, porselenleriyle dolu 37 sandığı ailesinin Dresden’deki evinden çıkarmayı başardı.

1939 yazında sandıklar Ceske Krizove’deki şatoya taşındı. Alman işgalinden sonra gelen Rus işgali sırasında Dr. Orlik birlikte batıya kaçmalarını önerdiğinde, raflarda altı sıra halinde dizili duran Meissen biblolarına işaret ederek ‘Onları bırakamam’ diye karşılık verdi.

Yüzü çabucak unutulacak yüzlerdendi. İnce çelik çerçeveli gözlüklerin gerisinde kısık gözler, tutkusunun büyüklüğüyle ilgili en küçük bir ipucu vermeyen, balmumu dokusunu anımsatan yuvarlak bir surat. Keskin çizgilerden tümüyle yoksun bulunduğundan, olmayan bir yüzdü sanki.

1952 Şubat’ında bir sabah kapıya vurulmuş ve istenmeyen üç konuk eve dalmışlardı. Biri müze müdürü, biri fotoğrafçı ve Utz’un düşüncesine göre üçüncüsü de gizli polisten biriydi. Ondan sonraki üç hafta boyunca, bu üçlü evin altını üstüne getirip, pabuçlarındaki çamurlu karlarla halıları kirleterek porselenlerin sayımını yaparlarken, Utz, elinden bir şey gelmeyen bir tanık olarak seyretmişti. Müze müdürü onu uyararak etiketleri değiştirmemesini de söylemişti. Yoksa devlet koleksiyona el koyacaktı. Sonunda onlar işlerini bitirip gittikten sonra minyatür ailesini acıklı bakışlarla gözden geçirdi. Hakarete ve saldırıya uğradığını hissediyordu. Bir yolculuktan dönüp de evinin soyulduğunu gören biri gibi hissediyordu kendini.

Utz, bütün soğuk savaş dönemi boyunca Demir Perde’nin aslında ince bir perde olduğu yanılgısıyla yaşayan sayılı insanlardan biriydi. Gerek batıdaki yatırımlarından gerekse hem kendini, hem Prag’daki bürokratları inandırma yeteneğinden ötürü bir ayağını Batıda, bir ayağını Doğuda tutmayı becerdi. Arada sırada doktorunun verdiği raporlarla ‘hava almak için’ ülke dışına çıkıyor; suları, kaplıcaları ve faşizme verdiği desteğiyle ünlü sınır sayfiyesi Vichy’e gidiyordu. Ancak hiçbir şekilde zevk almıyordu bu seyahatlerden.

Sorular soruyordu kendine. Savaşın ve devrimin dehşetini yaşayıp atlatmışken, özgür dünya niye korkunç bir uçurum gibi görünüyordu gözüne? Prag’da deliksiz uykular uyurken burada niye uykusu kaçıyordu. Bir dünya atlası aldı, sayfaları çevirerek hangi ülkede yaşamaktan hoşlanacağını düşündü. Daha doğrusu en az mutsuz olacağı ülkeyi. Seçenekleri gözden geçirdikçe sonuç açıkça ortaya çıkıyordu. Çekoslovakya’da da mutlu olacak değildi gerçi. Rahat bırakmayacaklardı onu. El ayak öpmek zorunda kalacaktı. Dil yanlışlarıyla dolu anlamsız sloganlarını, basmakalıp cümlelerini kullanarak konuşmak, ‘o yalanla yaşamayı’ öğrenecekti.

Yine de, Prag onun hüzünlü yaradılışına uygun düşen bir kentti. Bugünlerde insan hüzünlü bir huzurdan fazla bir şey bekleyemezdi zaten! Ömründe ilk kez Çek vatandaşlarına, onların pek az şeyle yetinebilmelerine hayranlık duydu. ‘Hayır’ diye söylendi. Göçmen sürüsüne katılmayacaktı. Kiralık odalarda yaşayıp habire yakınmayacaktı. Anti- komünist palavraların komünist palavralardan farksız olduğunu bilirdi. Ülkesinden vazgeçmeyecekti. Çekoslovak sınırından girerken dikenli tellerle nöbetçi kulelerini görerek sıkıldı. Gelgelelim artık reklam panoları görülmüyordu ki o da az şey değildi.

Gidiş gelişleri kendisinden başka hiç kimsenin hoşuna gitmiyordu. Hizmetçisi Marta her yıl aynı vakitler, kurulmuş gibi gitmesine; ülkeye geri döndüğünde giriş vizesini onaylayan gümrükçülerse her yıl dönüp gelmesine şaşıyorlardı. İsviçre ve Fransa’daki Çekoslovak konsolosları da aynı şaşkınlık içindeydiler. Onlar Utz’un olanaklarına sahip kişilerin Doğudan Batıya kaçtığı bir ülke olarak görürlerdi Çekoslovakya’yı. Normal bir insanın sürgünde yaşamaktansa vatanına dönmeyi yeğlemesini büyük bir sapıklık sayıyorlardı.

1952 yılının yaz aylarında, Vichy’den döndükten altı hafta sonra, hizmetçisi Marta ile üstelik belediye nikâhıyla evlendiler. Çünkü Kaspar bir sabah, yalnız yaşayan bir adam olarak iki odalı bir evi işgal edemeyeceğini, tek odalı bir yere taşınması gerektiğini bildiren bir yazılı emir almıştı. Bu durumda tek yol sadık hizmetçisi Marta ile evlenmek ve canından kıymetli porselenlerini kapıda kalmaktan kurtarmaktı.

Biblolar dünyası onun gerçek dünyasıydı. Ve bunlarla karşılaştırıldığında Gestapo da, gizli polis de, öbür haydutlar da yaldızlı kâğıttan kesilmiş yaratıklar gibi kalıyorlardı. Utz için bu hüzünlü yüzyılın olayları; bombardımanlar, yıldırım savaşları, kıyımlar, temizlik hareketleri, ‘uzaktan gelen gürültülerden’ başka bir şey değildi.

Her zamanki gibi yine haklı çıkmıştı Utz. Zorbalar; mırıltıların, üstü kapalı sözlerin paniğe yol açtığı, karışık sinyallerin, başı sonu olmayan konuşmaların vızıldayıp durduğu yankı odalarını; dinleme istasyonlarını kurarlar. Ama sonunda, baskı mekanizmalarının ortadan kalkması savaşlar ya da devrimler yüzünden değil, bir fısıltıyla gerçekleşir çokluk. Ya da dökülen yaprakların sesiyle…

Otelin müşterileri arasında Perulu bir teröristin izini yakalamaya çalışan Fransız bir gazeteci vardı. “Prag’a pek çok terörist gelir” dedi, “yüzlerine plastik cerrahi yaptırmaya gelirler.”

Otelde kalan bir takım İngilizler de ‘muhalif gözlemlemeye’ gelmişti. İçlerinden biri modern tarih profesörü, öbür üçü edebiyatçı hanımlardı. Doğu Afrika’daki doğal parklardan birine gidip oradaki hayvanları gözlemleyeceklerine, soyu tükenmekte olan başka bir yaratığı, Doğu Avrupalı aydınları gözleyeceklerdi. Hala başıboş dolaşabiliyor muydu o yaratık? Neyle beslenirdi? Komünizme karşı açılan savaşa katkıda bulunmak için birkaç sözcüklük bir şey yazar mıydı?

“Bir muhalif bulursanız, umarım elinizi ısırır.”

Utz, 1973 yılında felç geçirinceye kadar müze yetkilileri düzenli aralıklarla evine uğramışlardı. Koleksiyonun yerinde durup durmadığını denetliyorlardı. O yılın temmuz ayında, ölümünden sonra koleksiyonunun müzeye kalacağını belirten kâğıdı, sağ kolu inmeli olmasına karşın, imzalamayı kabul etti.

İsviçre’deki ‘ikinci’ koleksiyonu getirtmeyi de kabul etti. Bir tek koşulu vardı. Adamların geliş gidişleri artık onu çok tedirgin ettiğinden, bundan böyle rahat bırakılmak istiyordu. İnsancıl bir adam olan müze müdürü bu koşulu kabul etti. İki yüz altmış yedi parça porselen özel bir izne gümrükten geçirilip Utz’un evine teslim edildi.

10 Mart 1974 günü yapılan ve yarım saat geç kaldıkları için katılamadıkları cenaze töreninden sonra Utz’un evine giden müze müdürü ve yanındaki üç adam uzunca bir süre kapıyı çaldılar ama açan olmadı. Nihayet kapıyı çilingire açtırdılar ama raflar bomboştu. Eşyalar, ıvır zıvır her şey yerinde duruyordu ama tek bir parça porselen bulamadılar.

Ölümünün ardından Hotel Bristol’de yenecek cenaze yemeğini tasarlayıp parasını ödeyen de Utz’du. Sağken verdiği talimatlar uyarınca salonun sol köşesine beyaz damasko örtülü yirmi kişilik bir masa hazırlanmış, her tabağın yanına bir şarap bardağı konmuştu. Ancak yanlış bir hesap yapmıştı Utz. Paraya düşkün akrabalarından birkaçının bize bir şeyler bırakmıştır umuduyla cenazesine katılacaklarını düşünmüştü. Porselenlerini bir an önce ellerine geçirmekten başka amaç gütmeseler bile, müzeden de birkaç kişinin geleceğini sanmıştı.

Rivayetçiler, ölürken bu tutkuya son vermek isteyen Utz’u tüm porselenlerini bizzat elleriyle kırdığını; tevatürcüler ise Marta’nın, kendinden kıymetli olduklarını daima bildiği porselenleri parçaladığını gezdirdiler uzun yıllar Prag sokaklarında. Olan biteni ise sadece kocasını, toprağa verdikten sonra köyüne, ablasının yanına giden Marta biliyordu…

“Arcimboldo portresini yapsın diye, ki o da imparatorun (Rudolf) yüzünü bir meyve sebze yığını olarak resmetmiş, boğazının bulunması gereken yere bir kabakla bir patlıcan, fırlak gırtlağının bulunduğu yere bir kırmızıturp yerleştirmişti..."

Kitabın künyesi

Orijinal adı: Utz

Yazar: Bruce Chatwin, 1988
Basım: Can Yayınları, 1991 / 151 sayfa
Çeviren: Armağan İlkin

***

görseli merak ediyorum diyenler için...

işaret



Talatpaşa Bulvarı üzerindeki Kestane Parkı'nı Dikimevi'ne doğru pek az geçinceki ve en az komşuları kadar sefil tavernanın çelik kapısı açıldı. Tepe üstü çakılmış gibi eğri kafası, kafasının biçimsizliğiyle hiç zorlanmadan aşık atacak kadar münasebetsiz tıknazlığıyla bir adam çıktı
dışarı. Kısık ve sevimsiz gözlere etrafa baktı. Parıltılı güneşin pineklettiği bu adam, beceriksiz gece yaratıkları gibi akşamı beklemekteydi. Tavernada yaptığı tek iş olan 'ne iş olsa yapmak abi'ye faturaları yatırmak; konsomatrislerin kıyafetlerini kuru temizlemeden ya da terziden almak; hesaptaki en azından şişirmeyi ödememek için horozlanan müşteriyi alaşağı eden vadigartlara el vermek, ki bunu daha çok hırsını almak için yapardı ve patronun yemediği kebapları yemek de dahildi.

Oraya kadar nasıl geldiği zaten bir muammayken orta 2'de ani ve aile çevresinde şok etkisi yaratan bir karar alarak okulu terk eden bu adam; otuzbirci sayfa sekreterlerinin üçüncü sınıf porno dergilerden aşırdıkları çıplak kadın resimlerinin altına adeta edebi bir alt dal kıratında döşedikleri "Oksana, Türk erkeklerine hayran kaldı" yazılarıyla bile ilgilenmediği için 20 yaşına gelmeden okumayı neredeyse unutmuştu.

Aslına bakılırsa ilk başlarda bu yazıları iç çekerek okuyordu. Gazetenin hazırlanmasında verilen emeğe saygı göstermek için önce bütün yengelerin altını üstünü iyice okuyordu. Değil mi ki ağaç hızarında birlikte çalıştığı alyanak oğlan engin bilgi birikimini Hukranya'dan gelen konsomatris kız üzerinde denemeye kalkıp hayatının dayağını yedi, o zaman anladı okumanın sonu yok. En güzeli renkli resimli...

Aslında 40'larının henüz başında olan bu adam o kadar sıradan bir hayat sürmüştü ki ceketinin iç cebinde en az 15 yıl daha vardı. Teyzesinin kızıyla evlenip zeka donukluğundan muzdarip bir kız çocuğuna babalık eden dayısını, o ağır yükten kurtaran adam, kendi yükünü yükleyecek kimseyi bulamadı. Annesinden kötü durumda olan kızını, 21 yaşına gelene kadar her gün sırtlayıp parka götürdü, diğer çocuklar tarafından itilip kakılmasını ama her seferinde daha büyük bir gülüşle hepsini affetmesini izledi.

Karısını döverdi, dayısının kızı olduğu için daha da rahat döverdi. Ama kızını dövemedi, çünkü karısı kendini odaya kilitlemeyi akıl edebiliyordu ama kızı onu bile akıl edemezdi. Sadece yüzünü inceltip yumruk gibi yaş dökerdi. Kızını dövemeyince karısına vurmaktan da vazgeçti... Sigortadan emekli oldu, kahveye dadandı.

Önceleri sadece yancıydı. Laf etmesinler diye çay may da içmez, sadece izlerdi. Sonra dublör oldu; masadan kalkanları marke etmeye başladı. İlk zamanlar kimin yerine oynuyorsa onu sorumlu tutar, kaybederse zırnık para vermeyeceğini baştan söylerdi.

Sonra kazancın tadını aldı, kendi yancıları oldu. Yarıcılıktan kahyalığa yükseldi... Üç beş yolunu buldu, beş on yolundu. Bir yılın sonunda kahvenin demirbaşı olmuştu. Ocakçıyla geliyor, ortalığı temizlemesine, çayı demlemesine yardım ediyor; köşedeki simit arabasından aldığı simidi yedikten sonra diğer erkencilerle masaya kuruluyordu.

Üç yıl boyunca her sabah 'evkaftaki memuriyet'e gider gibi gitti kahveye. Öyle büyük bir istidattı ki yandaki taverna tarafından fark edilmesi kaçınılmazdı. Nitekim öğlen üçe kadar kahvede üçten sonra tavernada olmak üzere ikili bir hayata başladı. Tavernadaki ikinci yılını, kahveden dostlarıyla birlikte kutladı. Yatakta emir veren bir kadınla da ilk kez o gece karşılaştı...

Yeşili atmış, kahveye dönmüş kumaş pantolonunun üzerine, muhtemelen sadece alındığı gün takım olan bir ceket giyen ve şıklığını el örme bir süveterle tamamlayan bu adam, son nefesini çektikten sonra, parmaklarını artık yakmak üzere olan izmariti kaldırıma fırlattı. Gözlerini karşıdaki tavernanın yeni afişine dikti. Büyük ihtimalle etine dolgun bir kadının sahne alacağını duyuran afişteki ismi okumak için hazırlanırken birden boğazında bir sızı duydu. Aynı anda arkasındaki çelik kapıya bir kızıllık sıçradı ve kapının kötü yeşil renginde yeni bir desen açıldı. Kızıllık kapıdan yavaş yavaş süzülürken adamın ayaklarının altındaki gölge büyüdü. Adam etrafında varlığını hissettiği handiyse dokunduğu ama bir türlü göremediği şeyden destek almak için ellerini savururken gırtlağı kara bir ağız gibi açıldı. Adam kendi etrafında döne döne koştu ama yeşili artık kızıl olan kapı kapalıydı. Kapıyı yumrukladı ama akşamın o saatinde sazcılar artık akorda başlamıştı ve içerdeki kimse onu duyamadı. Adam kapıya doğru yıkıldı ve akşamın o saatinde orada öldü...

***
görsel hakkında bilgi almak için okuyunuz