23 Ocak 2009 Cuma

porselen delisi utz


Kaspar Joachim Utz, 7 Mart 1974 günü şafak sökmeden bir saat önce, epeydir beklenen ikinci bir beyin kanaması sonucunda Siroka Sokağı 5 numarada, Prag’daki eski Yahudi Mezarlığı’na bakan evinde can verdi. Cenazesini büyük bir titizlikle planlayan bu adam meşe ağacından yapılmış tabutunun beyaz karanfillerle örtülmesini istemişti amma gelgelim karanfillerin üzerine Bolşevik bayağılığının örneği olan bir çelengin yerleştirileceğini önceden hesaplayamamıştı...

Krondorflu Utzlar, Südetler’de çiftlikleri olan Saksonyalı küçük arazi sahiplerindendiler. Dresden’de yaşayacak kadar zenginseler de Gotha Almanağı’nda yer alacak kadar ünlü ve köklü bir aile değildiler. Her ne kadar atalarının arasında bir haçlı şövalyesi bulunduğunu kanıtlayabilseler de daha seçkin ailelerden gelen Saksonyalılar onları pek ciddiye almazdı. Utz’un babası 1916 yılında, Almanya’nın en büyük askeri madalyası olan ‘Liyakat Nişanı’nı alıp ailesinin onurunu kurtardıktan sonra Somme’da şehit düşmüştü.

Yaşına göre erken gelişmiş çocuğun antika porselenlerle dolu bir vitrinin önünde durup parmak uçlarında yükselerek Meissen Fabrikası’nın en usta tasarımcılarından J.J. Kaendler’in elinden çıkma bir palyaço biblosuna bakarak onun büyüsüne kapılması da büyükannesinin hüküm sürdüğü, Ceske Krizove’deki şatoda oldu. ‘Onu istiyorum’ dedi Kaspar. Büyükannenin yüzü sarardı. İçinden gelen sese uysa çocuğun her istediğini yerine getirirdi. Ne var ki, bu kez ‘Hayır,’ dedi, ‘bir gün belki. Ama şimdi olmaz.’

Dört yıl sonra babası öldüğünde, çocuğa bir avuntu sağlamak amacıyla, palyaço özel olarak yapılmış deri bir kutu içinde Dresden’deki eve gönderildi ve kasvetli Noel kutlamalarına yetişti. Kaspar mumların titrek ışığında bibloyu sağdan sola çeviriyor, tombul parmaklarının uçları sırlı yüzeyin, parlak minelerin üstünde sevgiyle dolaşıyordu. Hayatının işini bulmuştu. Kendini Meissen Fabrikası’nın porselenlerini toplamaya – daha sonra buna ‘kurtarma’ diyecekti – adayacaktı.

Okul ödevlerini savsaklıyor, porselen üretiminin tarihini öğreniyordu… 19 yaşına geldiğinde bir dergide porselenler üzerine makalesi bile yayımlanmıştı. Saatlerce Dresden müzelerinde dolaşıyor, yeni parçalar bulmak için oradan oraya seyahat ediyordu. Utz’un göz kamaştırıcı Meissen porselenlerinden oluşan bir koleksiyonu vardı. Kurnazlığıyla, koleksiyonunu II. Dünya Savaşı’nın ve Çekoslovakya’daki Stalinizm döneminin yıkımından koruyabilmişti.

Politik olarak tarafsızdı. Yaradılışının, ona ilişmeyen her ideolojiyi hoşgörüyle karşılamasına yol açan ürkek bir yanı vardı. Bir de zorbalığa asla boyun eğmeyen inatçı bir yanı. Şiddetten nefret eder, öte yandan piyasaya yeni yeni sanat eserlerinin çıkmasına yol açan toplumsal afetlere candan sevinirdi. ‘Savaşlar, soykırımlar ve devrimler,’ derdi ‘koleksiyonculara eşsiz fırsatlar sağlar…’

1930 yılının mali krizi bu fırsatlardan biriydi. Nazilerin, Yahudilerin mülklerini yakıp yıkma olayı Kristallnacht ikinci bir fırsat oldu. O hafta içinde apar topar Berlin’e giderek ülkeden göç etmek isteyen Yahudi koleksiyonculardan – Amerikan Doları karşılığında – porselenler aldı. Savaşın sonunda, Sovyet ordusundan kaçmak isteyen soylu Almanlara da buna benzer bir hizmette bulundu.

“Bir muhalif bulursanız, umarım elinizi ısırır”

Utz’un Çekoslovakya’sındaki katlanılmaz ortamın gerçek kahramanları devlete ya da Parti’ye karşı tek söz söylemeyen, bununla birlikte Batı uygarlığının tümünü kafalarında yaşatır gibi görünen insanlardı. Onlar, sessizlikleriyle devlete yapılabilecek en ağır hakareti yapıyor, devleti yok sayıyorlardı. İnsan Elizabeth çağı tiyatro oyunları konusunda uzman olup da tramvay biletçiliği yapan birini başka nerede bulabilir ki? Ya da ‘Anaximender’in metni’ üzerine felsefi bir yorum yazmış olan bir sokak süpürgecisine nerede rastlayabilirsiniz?

Bütün savaş yılları boyunca çevrede Alman subayları bulunduğu zaman, İngiltere’de geçirdiği günlere bir bağlılık ve Nazilere bir başkaldırma ifadesi olarak Londra’dan aldığı eskimiş, kendisine iki beden küçük gelen ceketi giyerdi. ‘Prag Kasabı’ Reinhard Heydrich’in iktidarda olduğu; ırkının saflığından kuşku duyulduğu dönemde de aynı ceketi giydi.

16 Şubat 1945’de Dresden’deki evinin yerle bir edildiği haberi geldi. BBC spikerinin ‘Artık Dresden’de porselen kalmadı’ dediğini işittiği gün İngiltere sevgisi silinip gitti. Ceketi de çalışma kamplarına gönderilmekten bir şekilde kurtulmuş bir Çingeneye verdi.

Alman uyruklu olduğundan Südetlerin ilhakını, sevinçle değilse bile sessizce kabul eti. Ancak Prag’ın işgal edilmesiyle, Hitler’in çok yakında bir Avrupa savaşına yol açacağını anladı. İşgalcilerin sonunun her zaman kötü bittiği ilkesinden yola çıkarak Almanya’nın savaşı kazanamayacağını da sezinledi. Sezgileriyle hareket etti, porselenleriyle dolu 37 sandığı ailesinin Dresden’deki evinden çıkarmayı başardı.

1939 yazında sandıklar Ceske Krizove’deki şatoya taşındı. Alman işgalinden sonra gelen Rus işgali sırasında Dr. Orlik birlikte batıya kaçmalarını önerdiğinde, raflarda altı sıra halinde dizili duran Meissen biblolarına işaret ederek ‘Onları bırakamam’ diye karşılık verdi.

Yüzü çabucak unutulacak yüzlerdendi. İnce çelik çerçeveli gözlüklerin gerisinde kısık gözler, tutkusunun büyüklüğüyle ilgili en küçük bir ipucu vermeyen, balmumu dokusunu anımsatan yuvarlak bir surat. Keskin çizgilerden tümüyle yoksun bulunduğundan, olmayan bir yüzdü sanki.

1952 Şubat’ında bir sabah kapıya vurulmuş ve istenmeyen üç konuk eve dalmışlardı. Biri müze müdürü, biri fotoğrafçı ve Utz’un düşüncesine göre üçüncüsü de gizli polisten biriydi. Ondan sonraki üç hafta boyunca, bu üçlü evin altını üstüne getirip, pabuçlarındaki çamurlu karlarla halıları kirleterek porselenlerin sayımını yaparlarken, Utz, elinden bir şey gelmeyen bir tanık olarak seyretmişti. Müze müdürü onu uyararak etiketleri değiştirmemesini de söylemişti. Yoksa devlet koleksiyona el koyacaktı. Sonunda onlar işlerini bitirip gittikten sonra minyatür ailesini acıklı bakışlarla gözden geçirdi. Hakarete ve saldırıya uğradığını hissediyordu. Bir yolculuktan dönüp de evinin soyulduğunu gören biri gibi hissediyordu kendini.

Utz, bütün soğuk savaş dönemi boyunca Demir Perde’nin aslında ince bir perde olduğu yanılgısıyla yaşayan sayılı insanlardan biriydi. Gerek batıdaki yatırımlarından gerekse hem kendini, hem Prag’daki bürokratları inandırma yeteneğinden ötürü bir ayağını Batıda, bir ayağını Doğuda tutmayı becerdi. Arada sırada doktorunun verdiği raporlarla ‘hava almak için’ ülke dışına çıkıyor; suları, kaplıcaları ve faşizme verdiği desteğiyle ünlü sınır sayfiyesi Vichy’e gidiyordu. Ancak hiçbir şekilde zevk almıyordu bu seyahatlerden.

Sorular soruyordu kendine. Savaşın ve devrimin dehşetini yaşayıp atlatmışken, özgür dünya niye korkunç bir uçurum gibi görünüyordu gözüne? Prag’da deliksiz uykular uyurken burada niye uykusu kaçıyordu. Bir dünya atlası aldı, sayfaları çevirerek hangi ülkede yaşamaktan hoşlanacağını düşündü. Daha doğrusu en az mutsuz olacağı ülkeyi. Seçenekleri gözden geçirdikçe sonuç açıkça ortaya çıkıyordu. Çekoslovakya’da da mutlu olacak değildi gerçi. Rahat bırakmayacaklardı onu. El ayak öpmek zorunda kalacaktı. Dil yanlışlarıyla dolu anlamsız sloganlarını, basmakalıp cümlelerini kullanarak konuşmak, ‘o yalanla yaşamayı’ öğrenecekti.

Yine de, Prag onun hüzünlü yaradılışına uygun düşen bir kentti. Bugünlerde insan hüzünlü bir huzurdan fazla bir şey bekleyemezdi zaten! Ömründe ilk kez Çek vatandaşlarına, onların pek az şeyle yetinebilmelerine hayranlık duydu. ‘Hayır’ diye söylendi. Göçmen sürüsüne katılmayacaktı. Kiralık odalarda yaşayıp habire yakınmayacaktı. Anti- komünist palavraların komünist palavralardan farksız olduğunu bilirdi. Ülkesinden vazgeçmeyecekti. Çekoslovak sınırından girerken dikenli tellerle nöbetçi kulelerini görerek sıkıldı. Gelgelelim artık reklam panoları görülmüyordu ki o da az şey değildi.

Gidiş gelişleri kendisinden başka hiç kimsenin hoşuna gitmiyordu. Hizmetçisi Marta her yıl aynı vakitler, kurulmuş gibi gitmesine; ülkeye geri döndüğünde giriş vizesini onaylayan gümrükçülerse her yıl dönüp gelmesine şaşıyorlardı. İsviçre ve Fransa’daki Çekoslovak konsolosları da aynı şaşkınlık içindeydiler. Onlar Utz’un olanaklarına sahip kişilerin Doğudan Batıya kaçtığı bir ülke olarak görürlerdi Çekoslovakya’yı. Normal bir insanın sürgünde yaşamaktansa vatanına dönmeyi yeğlemesini büyük bir sapıklık sayıyorlardı.

1952 yılının yaz aylarında, Vichy’den döndükten altı hafta sonra, hizmetçisi Marta ile üstelik belediye nikâhıyla evlendiler. Çünkü Kaspar bir sabah, yalnız yaşayan bir adam olarak iki odalı bir evi işgal edemeyeceğini, tek odalı bir yere taşınması gerektiğini bildiren bir yazılı emir almıştı. Bu durumda tek yol sadık hizmetçisi Marta ile evlenmek ve canından kıymetli porselenlerini kapıda kalmaktan kurtarmaktı.

Biblolar dünyası onun gerçek dünyasıydı. Ve bunlarla karşılaştırıldığında Gestapo da, gizli polis de, öbür haydutlar da yaldızlı kâğıttan kesilmiş yaratıklar gibi kalıyorlardı. Utz için bu hüzünlü yüzyılın olayları; bombardımanlar, yıldırım savaşları, kıyımlar, temizlik hareketleri, ‘uzaktan gelen gürültülerden’ başka bir şey değildi.

Her zamanki gibi yine haklı çıkmıştı Utz. Zorbalar; mırıltıların, üstü kapalı sözlerin paniğe yol açtığı, karışık sinyallerin, başı sonu olmayan konuşmaların vızıldayıp durduğu yankı odalarını; dinleme istasyonlarını kurarlar. Ama sonunda, baskı mekanizmalarının ortadan kalkması savaşlar ya da devrimler yüzünden değil, bir fısıltıyla gerçekleşir çokluk. Ya da dökülen yaprakların sesiyle…

Otelin müşterileri arasında Perulu bir teröristin izini yakalamaya çalışan Fransız bir gazeteci vardı. “Prag’a pek çok terörist gelir” dedi, “yüzlerine plastik cerrahi yaptırmaya gelirler.”

Otelde kalan bir takım İngilizler de ‘muhalif gözlemlemeye’ gelmişti. İçlerinden biri modern tarih profesörü, öbür üçü edebiyatçı hanımlardı. Doğu Afrika’daki doğal parklardan birine gidip oradaki hayvanları gözlemleyeceklerine, soyu tükenmekte olan başka bir yaratığı, Doğu Avrupalı aydınları gözleyeceklerdi. Hala başıboş dolaşabiliyor muydu o yaratık? Neyle beslenirdi? Komünizme karşı açılan savaşa katkıda bulunmak için birkaç sözcüklük bir şey yazar mıydı?

“Bir muhalif bulursanız, umarım elinizi ısırır.”

Utz, 1973 yılında felç geçirinceye kadar müze yetkilileri düzenli aralıklarla evine uğramışlardı. Koleksiyonun yerinde durup durmadığını denetliyorlardı. O yılın temmuz ayında, ölümünden sonra koleksiyonunun müzeye kalacağını belirten kâğıdı, sağ kolu inmeli olmasına karşın, imzalamayı kabul etti.

İsviçre’deki ‘ikinci’ koleksiyonu getirtmeyi de kabul etti. Bir tek koşulu vardı. Adamların geliş gidişleri artık onu çok tedirgin ettiğinden, bundan böyle rahat bırakılmak istiyordu. İnsancıl bir adam olan müze müdürü bu koşulu kabul etti. İki yüz altmış yedi parça porselen özel bir izne gümrükten geçirilip Utz’un evine teslim edildi.

10 Mart 1974 günü yapılan ve yarım saat geç kaldıkları için katılamadıkları cenaze töreninden sonra Utz’un evine giden müze müdürü ve yanındaki üç adam uzunca bir süre kapıyı çaldılar ama açan olmadı. Nihayet kapıyı çilingire açtırdılar ama raflar bomboştu. Eşyalar, ıvır zıvır her şey yerinde duruyordu ama tek bir parça porselen bulamadılar.

Ölümünün ardından Hotel Bristol’de yenecek cenaze yemeğini tasarlayıp parasını ödeyen de Utz’du. Sağken verdiği talimatlar uyarınca salonun sol köşesine beyaz damasko örtülü yirmi kişilik bir masa hazırlanmış, her tabağın yanına bir şarap bardağı konmuştu. Ancak yanlış bir hesap yapmıştı Utz. Paraya düşkün akrabalarından birkaçının bize bir şeyler bırakmıştır umuduyla cenazesine katılacaklarını düşünmüştü. Porselenlerini bir an önce ellerine geçirmekten başka amaç gütmeseler bile, müzeden de birkaç kişinin geleceğini sanmıştı.

Rivayetçiler, ölürken bu tutkuya son vermek isteyen Utz’u tüm porselenlerini bizzat elleriyle kırdığını; tevatürcüler ise Marta’nın, kendinden kıymetli olduklarını daima bildiği porselenleri parçaladığını gezdirdiler uzun yıllar Prag sokaklarında. Olan biteni ise sadece kocasını, toprağa verdikten sonra köyüne, ablasının yanına giden Marta biliyordu…

“Arcimboldo portresini yapsın diye, ki o da imparatorun (Rudolf) yüzünü bir meyve sebze yığını olarak resmetmiş, boğazının bulunması gereken yere bir kabakla bir patlıcan, fırlak gırtlağının bulunduğu yere bir kırmızıturp yerleştirmişti..."

Kitabın künyesi

Orijinal adı: Utz

Yazar: Bruce Chatwin, 1988
Basım: Can Yayınları, 1991 / 151 sayfa
Çeviren: Armağan İlkin

***

görseli merak ediyorum diyenler için...

Hiç yorum yok: