28 Nisan 2011 Perşembe

kolkola


Pek acayip, huzursuz bir uykudan uyandı. Saat 10'u çoktan geçmişti, neredeyse 14 saattir uyuyordu ama o kadar yorgundu ki yataktan kalkmak imkansız gibiydi. Önce gözlerini ışığa alıştırmaya uğraştı. Yavaş yavaş araladı göz kapaklarını. Sonra tavanı anımsamaya çalıştı. "Ben temizlesem de geliyorlar, kendi kendilerine de ölüyorlar" diyip 'artık temizlemekten vazgeçtiği' örümcek ağlarını aradı gözleri. Sonra yavaş yavaş yan duvarlara kaydı bakışları; öğrencilikten kalma kumaş elbise dolabı, dolapla duvar arasına sıkıştırdığı ev içi çamaşır kurutma zımbırtısı, elektrikli süpürge, bir arkadaşın anneannesinden yadigar ve yapıldığı zamanın zekasını ve işlevselliğe yönelik düşüncesini her detayıyla yansıtan ve fakat yarayışlı olduğu kadar güzel olmayan ama 'bayaaa bayaaa iş gören' alttan açmalı-üstten takmalı sehpaya baktı.

Gözleriyle bir daire çiziyordu odada, eşyaları ve izleri hatırlayamazsa orada olduğuna, odada olduğuna kendini ikna edemeyecekmiş gibi telaşlıydı bakışları. Bilinci akıyordu bir yandan da; 'sehpanın orada ufak masa olacak, tek sandalyeli. Hani babamın daktilosunu alır üstüne koyarım dediğim masa, onun hemen üzerinde de ayna...'

Aklından geçirdiği an aynayı, birden irkildi. İşin ucunda kendini görmek vardı. Hızlıca geçti o kısmı, gözleri ısrar ediyordu orada bir süre takılmak için ama beynine kati bir emir verdi. Emir o kadar netti ki, kaçamak bir bakış girişimi bile gelemedi gözlerden. 'Ben bilmem beyin bilir' diyip devrildiler öbür yana. Kitaplıkla başlıyordu öbür yan. Pek eski; yeni olduğu zamanlarda evlerin baş köşesini süsleyip gelin çeyizinin en nadide parçalarını konuk gözlerin beğenisine sunan eskilikte. Hani gelinlerin beyaz kurdeleleli beyaz ayakkabılar giyip, duvaklarının yanından sarkıttıkları saçlarına gümüş simli ipler astıkları zamanlar kadar eski. Hani damatların, güvey tıraşından sonra bıyıklarına badem yağı sürüp sağ ellerinin küçük parmağına şövalye yüzüğü taktıkları kadar eski. Siyah beyaz düğün fotoğraflarının en yeni icat sayıldığı kadar eski bir kitaplık...

Sadece üst kısmı kitaplık olarak kullanılan, diğer bölmeleri tuvalet masası gibi hizmet veren kitaplık daha şimdiden bezmişti canından. Alt kapakları kapanmazdı bir türlü. Tek masanın, kardeşinden ayrılmış sandalyesi, oturacaklardan çok dolap kapağını kapalı tutmaya hizmet ederdi.

Yerde ufak tefekbir halı vardı. Temiz denemezdi, kirli denemezdi ve ne denebileceği henüz belli değildi. Ya güneşin doğmasını beklemek lazımdı lekeleri seçmek için ya da makineye atmak lazımdı, geçmişini silmek için.

Kalorifer peteğinin üstünde, eve ilk taşındığı zamandan beri orada duran fakat ne maksatla orada durduğu ve ne olduğu belli olmayan bir "şey" vardı. Erimişliğinde güneşi yansıtan bir mum kalıntısı da denebilirdi "şey"e; cam izolasyonunda kullanılan acayip köpüğün cenazesi de. Taşındığı gün temizlemek için uğraşmış, çıkartamayınca bir şans daha vermek istemişti "şey"e. Her şey ikinci şansı hak eder. Öyle mi gerçekten?

Bakışlarını devirdiği son nokta yorganın altından çıkan kolu oldu. Sinek ısırıklarıyla donanmış, üşüdüğünü göstermek istercesine tüylerini havaya dikmiş, medet uman zavallı bir kol. Sanki o vücuda bağlı değilmiş de, yorganın altına girebilmek için diğer kola muhtaçmış gibi duran bir kol. İnsan kendiyle kolkola girmeyi başarmalı. Başarabilir mi dersin? Sen başarabilir misin?

Koca bir odanın, camdan sızan ölgün ışıkla gösterdiği tek bir yön vardı: evin holü. Yardım isteyen kolu sürükleyerek yavaşça kalktı, adımlarını doğrulttu ve hole yollandı. Yatağıyla hol arasında sadece dört adım olduğu için "yollanmak" fiili burada biraz abartıya kaçtı ve o da bu abartıyı hissetti ama, her fiil ikinci bir şansı hak eder. Eder mi gerçekten?

Çişini yapana kadar bu sorunun cevabını düşündü ve buldu. Ama bize söylemedi. Bilmiyoruz o yüzden. Ve dediğine göre, herkesin bu soruya vereceği, verebileceği, vermesi gereken cevap farklıymış. Her ne kadar doğru bir cevap olmasa da seçenekler sadece "evet" ya da "hayır"mış.

"Herkesin doğrusu kendine" dedi pijamasını çekerken. Ve yardıma muhtaç kolu da sürükleyerek tekrar yatağa girdi. Sabaha daha çok vardı ve insan ancak çişe kalktığı zamanlar hissedebiliyordu insan olduğunu.