27 Mart 2009 Cuma

sırra kadem...


...iki kişinin bildiği sır değildir ve bir şey sır değilse üç kişinin bilmesinde sakınca yoktur. İşin içine dördüncü girerse ortalık biraz gerilebilir ve fakat beşincinin bile müdahil olduğunu altıncıdan saklamanın en ufak mantığı yoktur. Yedinci ise sırra değil ancak besili bir danaya ortak edilebilir...

Etrafına dikkatlice bakındı. Yürümeyi severdi, kulaklarını kente kapamayı daha çok severdi, kulaklarını kente kapayarak yürümeye bayılırdı. Yürümeyi öğreneli çeyrek asrı biraz geçmişti ve fakat şimdiye dek yaptığı “yürüyük”lerin pek tatmin edici olduğu söylenemezdi.


Sıradan kentin gecekondu mahallesinde oturur, pek çoğunun taklalar atacağı tırt bir işte çalışırdı. Genelde güler yüzlüydü eğer sabahlar genelden sayılmazsa. Beslenme çantasında iki gün poğaça, iki gün ekmek arası domates peynir taşıyan her türk gibi o da kısa boyluydu. Yemesine yerdi ama beslenemezdi. Annesi ve babasıyla oturur, kendi dünyasında yaşardı. Mahalleden bir kaç arkadaşıyla arada tek kale maç yaparlardı. Haftalığını aldığı zamanlara denk gelen maçlarda performansı hep daha düşük olurdu çünkü ancak o zaman kalite sigaradan bir kaç paket içmiş, ciğerlerini köreltmiş olurdu.

Babası emekliydi: berber emeklisi. 'Nasıl oluyorsa' diye düşünmüştü uzunca bir süre, veli takip formlarında babanızın mesleği seçeneğinin karşısına bunu yazarken. Sonra zaten pek önemsemedi. Mahalleden hiç bir kızı sevmedi, okuldan da. Ama adı çıkmasın diye, arkadaşlarıyla oturup önce çekirdek çitledikleri ardından gizli saklı bira içtikleri o duvarın önünden geçen bir kaç kıza laf attı. Genelde pek güzel olmayan kızları seçerdi laf atmak için. Güzel kızlar, hele de bunun farkındaysalar, aptallık katsayılarının yüksekliğiyle doğru orantılı olarak daha agresif olurlardı. Talep görmeyenler ise nur olup bit pazarına yağdıklarını anlamadan evvel hayli şaşırır ancak bu nimeti bir daha kolay kolay bulamayacaklarını bildiklerinden ya da hissettiklerinden olsa gerek, kızmamakla gülüp yüz vermemek arasında tuhaf bir ifadeye bürünürlerdi.

Yaşı biraz daha büyüyünce toptan da uzaklaştı. Soranlara sigara yüzünden koşamadığını söylüyordu ama aslında ruhunu peşinde sürüklemek pek zor geliyordu iki sıra karşılıklı park etmiş arabaların arasından. Gecekondu mahalleleri böyledir, herkesin çatısında bir ya da iki çanak anten bulunur, pek çoğunun kapısında ise origaminin ulaştığı son noktayı gösteren arabalar. Sokaklar, birbirini gözetlemek ve kapıdan sohbet etmek kolay olsun diye dardır, yer yokluğundan değil. İnsan göçer oldu mu, köylüsünün yanına da yerleşse bir arada durmak ister, çünkü sürüyü bir arada durmak sıcak tutar.

Onlar da göçmüşlerdi. Onlar dediğim dedesigil. Babası da şehirde doğmuştu ama köyü gördüğü kadar şehri bilmezdi. Salsan mesela ancak mahalleden çıkıp otobüs terminaline bir de kentin eski merkezindeki meyve sebze haline gidebilirdi herhal. Bunu da büyük bir gururla anlatırdı köyden gelen akrabaya. Kızılay'ı falan da bilirdi, görmüşlüğü vardı elbet ama ne sokakların adından haberdardı ne en meşhur binaların ne de güvenparkların...

Ruhu kaçmıştı kentin... Onun ruhu da daralmıştı. Anası anlıyordu kederini, aynı şekilde kavramıştı yüreğini yoksulluk ve aynı köşeden sıkıyordu suyunu çıkarırcasına. 'Bir araban olaydı mesela' derdi anası, 'kızları bindirip gezerdin' diye de gülerdi kocasından ar ettiği için sakladığı genç kızlık işveleriyle. Oğlanın o taraklarda bezi yoktu ama. Ehliyet bile almadığından belliydi, 'Hayata ehil değil bu oğlan arabaya nasıl ehil olsun' diye çıkışırdı babası. Pısırıktı işte düpedüz; ilkokuldayken yaz tatillerinde dükkâna götürürdü bu sümsüğü meslek öğrensin diye. Balonu köpükler usturayı verirdi eline. Her seferinde patlardı o balon ardından bir de şamar getirerek ensesine.

"Korkma lan" diye kükrerdi babası, "erkek ol biraz..." Yoktu ama, içinde yoktu kesmek, bıçak da tutamazdı zaten doğru dürüst. Her şeyin bahanesi hazırdı, ekmeği elle bölmek sünnet diyip geçerdi kenara. Babası berberliğinden yana umudu kestiği gün, başka bir çırak aldı dükkâna; gözleri velfecri okuyan, ateş gibi bir velet. Eli titremezdi hiç balonu traş ederken... Oğlanı ne zaman temrin yaparken görse sırtından bir ürperti yayılırdı ellerini karıncalandırmasına; "Adam da kesse eli titremez bunun" diye düşünür, hem kıskanır hem korkar ama daha çok nefret ederdi bu veletten.

Karnesi o kadar kötü sayılmazdı ama ne hikmetse bir türlü memnun edemezdi babasını. Gerçi adamın memnun olası yoktu zaten. Lise bitince askere gitti, 15 ay debelendi durdu. Doğu'ya gitmemişti ama anasının gözyaşı ancak eve döndüğü gün kurudu. Eşikte boynuna atladı ve yemin verdirdi kadın; evlense bile bir daha evden ayrılmayacaktı... Zaten evlenmeye niyeti yoktu, düşünmeden etti yemini.

Askerlik bitince bir süre dolaştı ortalarda sonra güvenlikçi kurslarına yazıldı, mahalleden bir abinin yardımıyla bir de iş uydurdu kursu bitirince. Kendisine sürekli sümsük diyen babasına mı inat bilinmez, üstelik bir de gececi oldu. Geceleri nöbet dururdu ilaç firmasının kapısında. Pek afili bir binaydı çalıştığı yer. Işıklandırması, bahçe düzenlemesi, binanın girişi hep son modaydı. Şirret bir kadın yönetirdi binayı. Bütün personelden o sorumluydu. Saçların hangi tarafa yatırılacağından hangi mevsimde hangi gömleğin hangi düğmesinin nereye kadar açık olacağını o bilir, o söylerdi. Sivri topuklu sivri burunlu ayakkabılarıyla sürekli dolaşır, elindeki telsizle ani baskın verirdi halkla ilişkilerci kızların odalarına.

Güvenlikçilere pek takılmazdı, uğramazdı yanlarına. Şefleriyle muhatap olur, ona dikte ederdi emirlerini. Şef de kadının yüzüne güler, götüne söverdi. Bir akşam, vardiya değişiminde ateş topu gibi düştü güvenlikçilerin odasına. Ağzı burnu kararmıştı adamın, gözü sinirden dönmüştü besbelli ama bir şey diyememiş, cevap verememiş olmanın sıkıntısı içini yemiş, karnını doldurmuştu.

Sövdü ama ağız dolusu. Yaka kurban olsun, kenarı kavlamamış küfürleri saçtı ortalığa. Yetişmedi kendi uydurdu birkaç tane. Uydurduklarının saçmalığını duyunca daha da sinirlendi. Daha çok küfretti, sinirinden yorulana kadar… Artık eli ayağı boşalıp kendini sıranın üstüne attığında son bir gayretle bir sövgü daha salladı. Sonra üstünü değiştirdi, dışarlıklarını giydi, tek kelime etmeden çıktı gitti.

Odadakiler buz kesmişti. Bir yandan birbirilerine baktılar bir yandan giyinmeye devam ettiler. Şefin küfürleri vücuda bürünüp odanın her tarafında kulaklı birer ağız gibi durduğundan mıdır nedir, kimse cesaret edemedi konuşmaya. Güya birbirlerinin yüzlerinden okumaya çalıştılar ne olduğunu ama mümkün değildi. Hiç biri bir şey bilmiyordu dahası hiç biri cesaret de edemezdi sormaya. Odadaki don beş dakika sonra çözüldü, yavaşça vardiya değişimleri yapıldı ve çıt çıkmadan güvenlik kulübelerine dönüldü.

O kadar pısmışlardı ki bu konu öğle yemeklerinde hatta eve dönüş otobüslerinde bile konuşulmadı. O gün; önce dün, sonra evvelsi gün oldu. Şef 10 gün astığı suratını 11. gün topladı.

İlk lafı personel katının tuvaletlerini temizleyen adamdan duydu. Kendi hiçbir şey sormadığı halde geldi anlattı adam. Dinlemek de istemiyordu ama adam salmıyordu bir türlü gitsin diye. Fakat dedikodu anlatır gibi bir hazla değil; korkunç bir bilgiden onu ancak başkasına anlatırsa kurtulabileceğine; o malumatı aklından ancak öyle çıkarabileceğine iman etmiş birinin tedirginliğiyle anlatıyordu. Kendi ölümüne gidebilmek için kürekleri bir yolcunun eline tutuşturmak zorunda kalan Kharon’un ürpertisiyle anlattı ve kaçtı oradan…

Lanet artık içine oturmuştu. Biliyordu ama bilen kaçıncı kişi olduğunu bilmiyordu. Bilmemek istiyordu, sırrı ona söyledikten sonra kendini her şeyden soyutlayan temizlikçi adamın rahatlığına bürünmek istiyordu ama bunu nasıl yapacağını da bilmiyordu. Adam bu bilgiye hiç vakıf olmamış ya da onu birine anlatmamışçasına rahattı. Temizlikçinin huzuru arttıkça onun uykuları kaçar oldu. Evvel eski donuktu, şimdi iyice alıklaşmıştı.

Anası sevindi önce; sandı ki oğlu âşık oldu, kız derdine mühürledi dudaklarını. Sevincin telaş eteğini giydi, uçlarına ziller taktı. Önce mahallenin yüncüsüne gitti, sanki kendinin yokmuş gibi çileler aldı, örgülere başladı. Yetmedi, evvelden kapıya uğratmadığı çingene bohçacıları evin içine kadar sokar oldu. Komşular birer ikişer damladı nedir diye sormaya…

Pek kurumlu pek çalımlı “Gelin” dedi, “gelin gelecek ellaaam…” Kadınlardan bir çığlık yükseldi ama hayretten mi, kıskançlıktan mı yoksa küçümsemeden mi, orası hala sır. Sordular da, kadının verecek cevabı yoktu. O da oğlundaki dalgınlığı anlatıp geline bağladı işi. Kadınlar da onayladılar ve mahalle lafı aldı büyüttü, yürüttü. Ta ki bir sabah hışımla başı kesilip sokağın ortasına atılana kadar…

O yaşına kadar anasına tek bir kötü laf etmemiş olan oğlan sinir krizleri geçirip kendini yerden yere atıyor; “Demedim ki ben sana bir şey, demedim ki…” diye uluyordu. Kadın bir yandan yaşmağının ucuyla gözünü siliyor bir yandan “Ne bileyim oğlum, sen yemekten içmekten kesilince sandım ki bir kız var. Konu komşu da öyle diyince, tövbe demem bir daha annem, yeter ki yapma böyle” diye iç çekiyordu. Kendini duvarlara vura vura helak eden oğlan bir anda ayağa kalktı, odasına gitti, yattı.

Anası ancak öğleden sonra cesaret edip girebildi odaya. Kuzusunun başına çömeldi yavaştan bir ağıt tutturdu. On dakika sonra gözü ışıldadı oğlanın, kalktı anasının kulağına eğildi ve bir şeyler söyledi. Artık sır da sıra annesindeydi… Yatağından kalktı, yüzünü yıkadı, pantolonunu giydi, kemerini taktı. Gömleğini ilikledi, temizlikçinin huzurundan ve kayıtsızlığından bolca sürünüp keyifli bir de ıslık tutturup çıktı evden.

Kadın bir süre kaldı çöktüğü yerde. Yaşmağının kenarıyla oynadı, yatağın bozulan kenar örtüsünü düzeltti. Sonra bir hışımla kalktı; üstüne sokak pardösüsünü aldı ve eşarbını uçurarak çıktı evden. Sağa sola baktı, karşıya geçti ve kendini dar attı yakınlardaki bir kondunun bahçesine. Sabırsızca çaldı kapıyı ama ev sahibi kadın açınca ne diyeceğini bilemedi bir süre. Az hoş beşten sonra ev sahibi kadının kulağına eğildi ve bir şeyler fısıldadı. Kadının hayretten açılan gözleri nefretten küçülmeye başladığında o çoktan kaçmıştı kapıdan. Uçarcasına girdi evine, kapıyı kilitledi, perdeleri çekti ve mutfağa attı kendini. Sabahkinden ve daha önceki pek çok sabahkinden çok daha rahattı ruhu. Huzura ermek için bunu beklermiş gibi bir ifade taktı yüzüne ve fasulye kırmaya oturdu…

Sonraki dört saatte, ilaç firmasının koridorları; faillerinin bir daha hiç görülmeyeceği; meçhullerinin ise bir daha hiç görmeyeceği bir manzaraya şahit oldu. Üzerinde uzun bir basma etekle aynı kumaştan yapılmış bir gömlek; ayaklarında 20 liralık yalancı deriden mamul ayakkabılar ve döpiyesiyle uyumlu renkte pamuklu çoraplar olan; saçı başı, sinirden mi yoksa telaştan mı karmakarışık bilinmez bir kadın binaya girdi. Doğruca lobiye gitti ve personelden sorumlu kadınla görüşmek istediğini söyledi. Halkla ilişkilerci kızlar kadının görüntüsünü henüz idrak etmişlerdi ki kadın sesini bir perde tizleştirip “Çabuk bulun getirin o orospuyu buraya…” diye tepinmeye başladı.

Tesadüf; kadın da o sırada oradan geçmekteydi. Kimsenin bir şey demesine gerek kalmadan tanıdı orospuyu. Bir nefeslik hamleyle yanına gitti, saçından kavradığı gibi aralarındaki topuklu farkını ortadan kaldırdı ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı; “Bana bak şıllık! Hem gizli saklı köşelerde kocama vereceksin, hem kamaralara yakalanıp kendini de kocamı da rezil edeceksin hem de sikişinden memnun kalmadım diye kocamın yüzüne söyleyip herifimi depresyona sokacaksın he mi? Beğenmiyorsan yatmazsın altına. Kaltak!...”

Rahatlamıştı, eski pembe beyaz yüzüne döndü; kendinden emin adımlarla çıktı gitti…

****

görsel kimin?


19 Mart 2009 Perşembe

bir komutanın günlüğü / 3


Geçenlerde denizci dostum Yusuf Yarbay'la birlikte kendisinin yönetimindeki deniz harekatını izlemek üzere Çeşme açıklarına gittik. Ben Yusuf Yarbay'a "Karşıdaki adaya geçelim, biraz da ordan bakalım" dedim ama o, "Albay’ım ne diyorsunuz bizi savaşa mı sürükleyeceksiniz?" dedi. "Niye lan?" dedim, "Benim cipin arkasında mangal var. Orada da bir sürü tavşan varmış, güzel olurdu işte. Ne tırsık adammışsın lan sen!"

Sonra sakinleştim, kendi kendime "Ne kızcam lan? Belki de adam savaştan korkuyordur. Herkesin benimki gibi bir karısı yok ki, bazıları hayatı sevebilir" dedim.

Ama hemen sonra aklıma çok fena bir şüphe takıldı. Acaba Yusuf Yarbay Türk değil miydi? Eğer Türkseydi neden korksaydı da adaya çıkmasaydı? İki tombul gri tavşana savaş açmaktan korksaydı da o barabellileri niye yanında taşısaydı? Madem Türkseydi ve her Türk asker doğsaydı bu niye böyle yapsaydı?

İşte o andan sonra sevgili okuyucu aklımdaki sorulara bir cevaplar bulmam gerekmişti. Hemen telsizime sarıldım ve emir erim Kutayhan'ı arayıp kendisine, 15 yıl önce gazetelerin 30 kupona bir cildini verdiği ve benim de karımdan gizli hepsini biriktirdiğim Meydan Larousse'un Y cildini açarak "Yusuf Yarbay" maddesini bana okumasını istedim.

Kutayhan, sanırım biraz tembel olduğu için, daha ansiklopediye bakmadan, "Ama komtanım öyle bir madde yoktur ki!" diyerek itiraz etti. "Höyyytt! Deyyus" diye gürledim, "Sen şimdi bana bütün meydanı yuttuğunu mu söylüyorsun?" dedim. "Yok da komtanım" dedi. "Konuşma lan" dedim, "Bul çabuk bana Yusuf Yarbay'ı". "Yusuf Yarbay Çeşme açıklarında harekattaymış komtanım" dedi. "Yok yahuu" dedim, "Daha şimdi yanımdaydı, ne çabuk gitti?"

Ancak kısa bir süre sonra toparlandım ve Kutayhan'a "Konuşma lan, oku çabuk" dedim. Benim bu sert çıkışımdan sonra telsizden önce sayfa hışırtıları duyuldu ardından Kutayhan, "Komtanım, burada Koca Yusuf var, o olur mu?" dedi. "Yusuf Yarbay evliydi değil mi?" dedim, "Evet komtanım" dedi Kutayhan, "Karısının sol kalçasında doğum izi var". "Tamam o zaman odur, Koca Yusuf'tur, oku bakalım" dedim.

Kutayhan'ın okumaya başlamasıyla birlikte içime düşen kurt gerçeğe dönüşmüştü. Zira ansiklopedi camiasında Koca Yusuf, askerlik camiasında Yusuf Yarbay olarak bilinen bu zat, aslında Bulgaristan doğumlu bir güreşçi idi.

Bu bilgileri öğrendiğimde aklımdaki tüm soru işaretleri birer birer aydınlanmıştı ve ben Türk Silahlı Kuvvetleri tarihindeki en büyük casusluk olayını ortaya çıkarmıştım netekim!!

Bu, Bulgar ajanı güreşçi casus saflarımıza sızarak bizi içten çökertecekti. Artık yapılacak tek bir şey kalmıştı. Hemen telsizimi kapattım ve harekatı izleyen Yusuf Yarbay'ın yanına gittim...

"Yusuf canım, gel seninle bir güreş tutalım" dedim. Planlarıma göre, aslen güreşçi olan bu Bulgar ajanı, teklifime dayanamayacak ve tıpkı bala üşüşen tavuk gibi güreşe balıklama dalacaktı. Ancak bu casus sandığımdan daha iyi eğitilmişti ve bu durum bende işin içine MOSSAD ve CIA'in de karıştığı izlenimi doğmasına yol açtı.

"Albay’ım şu an harekatı izliyorum. Güreşmemiz doğru olmaz" diyerek aslında güreşmeyi ne kadar istediğini ancak benim acı kuvvetime dayanamayacağını ve onu suç üstü yakaladığımı anladığını bana göstermek istedi.
Ancak olmazdı, o ajanı orada öylece bırakamazdım. "Hadi lan güreşelim, harekat kaçmıyor ya, gene izlersin. Olmazsa söylersin bir daha yaparlar. Ne biçim yarbaysın oğlum sen, askerlerine söz dinletemiyor musun?" diyerek lafı da geçirdim ve asker olmadığını bildiğimi ima ettim.

Yusuf daha "Aman Albay'ım" demeye kalmadan çift daldım ve kendisini kurtkapanına aldım. Boyunduruk da olabilir pek emin değilim… Güreşin gidişatından anladığım üzere Yusuf çok uzun zamandır güreşmiyordu ve hamlamıştı. Ama bu süre zarfında çok fena tekvando öğrenmişti ve kelimenin tam anlamıyla ağzıma sıçtı. Allah'tan diğer subaylar gelip bizi ayırdı da Yusuf elimden kurtuldu.

Her ne kadar Yusuf olayı benim başlattığımı ve kendisini “Bulgar ajanı pis güreşçi” diyerek boğmaya çalıştığımı söylese de sevgili okuyucu, siz dahil herkes biliyor ki “Her Türk asker doğar” ve eğer bir asker Türk doğmadıysa ne Türk’tür ne de asker ama güreşçidir. Zaten bir Türk asker doğmadıysa ona Bulgar da denemez.

Çeşme çok sıkıcı bir yer… Gitmeyin!

****
Görsel için nişan al, ateş!!



bir komutanın günlüğü / 2


Geçen gün odamda otururken telefon çaldı, açsam mı diye bir süre düşündüm. Aslında bazen açmam, hanım arıyor çünkü. Kadınlardan pek hoşlanmam; askerlik yapmaya elverişli değiller netekim.

Bazen bağırıyor, "Ben Kutayhan değilim, kalk armutunu kendin al" diye, ben de "Kutayhan kim yahu?" diyorum genelde. Ama geçen sene "Tahir kim?" dedim. Ondan önceki sene de "Yavuz'a söyle o ütülesin gömleğini, ben Sezai Komutan'ın eşi Nurhan Hanım'la sosyete pazarına gideceğim" demişti. Ben bir şey dememiştim bunun üzerine ama kendisinin sürekli tanımadığım adamların isimlerini söylemesinden şüphelendim. Necati Albay'a söyledim "Şu, şu, şu isimleri bulun" diye, buldu geldi. Meğerse
emir erlerimmiş onlar. "Yahu" dedim, benim emir erlerim niye bu kadar çok değişiyor?" dedim, "Komtanım her sene yeni devreler geliyor ya, kızınız onların arasından sizin adınıza seçiyor" dedi.

O an kendimle bir kez daha gurur duydum ve dedim ki kendi kendime, "Yahu ben ne kadar başarılı bir komutan ve harikulade bir babayım. Öyle mükemmel bir kız evlat yetiştirmişim ki, bu kadar iş güç arasında bir de emir eri seçmekle meşgul olmayım diye bu işi kendi yapıyor".

Tüm bunları düşünürken kapı çalındı, içeri Murtaza girdi, adı Mustafa da olabilir emin değilim tabi... "Komtanım" dedi, "Telefon yaklaşık yarım saattir çalıyor, cevap vermediğiniz için 12 kere bana geri düştü, ben de endişelendim, iyi misiniz diye bakmaya geldim" dedi. Ben de "İyiyim Murtaza, sen nasılsın, yengeyle çocuklar nasıl?" dedim. "Ben bekarım komtanım" dedi. "Ooo, öyle mi neden?" dedim, "Valla kısmet olmadı komtanım" dedi. "Mustafa," dedim, "Ne var ne oldu? "

Murtaza arkasına baktı, sonra bana dönüp "Bana mı dediniz?" dedi. "Evet Mustafa sana dedim" dedim. "Haaa" dedi, "Telefon var da bağlayayım mı dedi?"

"Benim odamda telefon var Mustafa," dedim "başka bir tane bağlamanıza gerek yok". "Tamam komutanım" dedi.
Sonra telefon yine çaldı. Gazeteciymiş, nasıl general olduğumu öğrenmek istiyormuş. "Hımmm" dedim, "Askeri başarılarımdan söz etmek tarzım değildir".

"Ama efendim, halk nasıl general olduğunuzu çok merak ediyor. Bunun bir izahı olmalı diyorlar" dedi.
"O zaman" dedim, "Ben sana bir kaç fotoğraf göndereyim katıldığım savaşlardan, sen gerisini yazarsın zaten..." Sonra emir erim Kutayhan'ı çağırdım, "Eve git, yengene söyle, benim yattığım kanepenin altında fotoğraf albümü var, onu sana versin, sen de bana getir" dedim. "Tamam" dedi çıktı.

Yarım saat sonra geldi. "Ne yaptın?" dedim, "Komtanım, yenge evde yoktu, kızınız vardı. O verdi albümü" dedi. "Senin üstün başın neden parça parça?" dedim. "Komtanım gelirken birlik içindeki K9ların saldırısına uğradım" dedi. O anda çok kızdım, hemen telefonu elime aldım ve Selahattin Albay'ı aradım.

"Selahattin Albay" dedim, "Bu birlikteki K9'lar kimdir? Neden benim emir erim Süleyman'a saldırıyorlar? Bana bunu derhal izah et" dedim. "Efendim" dedi, "Efendini yiyiim ulan, cevap verme bana" diye köpürdüğümü hatırlıyorum. Bunun üzerine sesini çıkaramadı. "Ulan niye konuşmuyorsun, ben sana izah et demedim mi?" dedim, "Demediniz komtanım" dedi. Ben de "Demedim mi demedin mi deme bana" dedim. "Demem komtanım" dedi, "Tamam" dedim.

Sonra Kutayhan'a iki fotoğraf verdim. Biri 1963 yılında, ben henüz genç bir albayken, sıcak bir çatışma anında çekilmiş br fotoğraftı. Düşman askeriyle girdiğimiz teke tek mücadelenin cephe fotoğrafçısı tarafından çekilmiş bir görüntüsüydü. Diğer fotoğraf ise, denizci olarak başladığım askerlik hayatımda görev alanımın ordu tarafından değiştirilmesinden önce çekilmiş bir fotoğraf. Daha doğrusu Kıbrıs açıklarında yaptığımız tatbikatın komşu ülke Yunanistan'ın ordu fotoğrafçısı tarafından çekilmiş hatıra fotoğrafı. Fotoğrafta alt tarafta görülenler bizim gemilerimiz. Gerçi üstte görünmeyen gemiler de bizim ama olsun. Bu tatbikattan takriben 15 gün sonra ordu görev alanımı değiştirerek beni karacı yaptı. Hem denizci hem de karacı olmak kaç askere nasip olabilir ki? İşte general olmamı bu başarılara borçluyum...

Sonra öğrendim ki bizim birlikte K9 yokmuş. Ama K9'un ne olduğunu öğrenemedim. Olsun...

Evi aradım, akşam yemeğinde yeşil fasulye varmış. Nefret ederim yeşil fasulyeden. Kantinden armut aldırdım. Çok sulu ve lezzetliydi netekim...

*****

görsel için gez, göz, arpacık

bir komutanın günlüğü / 1


Bugün emir erim Kutayhan ile cephe gerisinden yaklaşık 8 kara mili kadar güneye ilerledik. Buralar önceden hep dutluk imiş. Kutayhan öyle söyledi... Güya dedesinin de dut bahçesi varmış burada ama elim bir ipekböceği saldırısı sonucu bütün dutluklar yerle yeksan olmuş. İnanmadım tabi, Kutayhan iyi çocuk ve iyi bir asker de olabilir ileride ama hayalgücü biraz geniş...

Dutluklardan sonra karşımıza büyükçe bir lahana tarlası çıktı. Kutayhan bu tarlanın ailesi için önemli bir gelir kaynağı olduğundan bahsederken ben iri bir tavşan gördüm. Ve kendisini bazukamla vurmak istedim fakat bazukayı yanımıza almamışız. Kızdım tabi, Kutayhan'a bağırdım... "Sığır" dedim, "Ben sana bazukayı getir demedim mi" dedim, "Demediniz" dedi, "Demedim mi demedin mi deme bana" dedim, "Tamam" dedi...

Bunun üzerine daha fazla bağırmadım. Zaten tavşan da kaçmıştı ben bağırınca. Benim sesim, tabi çok gür olduğu için, taa cephenin oradan duyulmuş. Haşmet General telsizle "Komtanım iyi misiniz?" dedi, "İyiyim Haşmet, sen nasılsın yengeyle çocuklar nasıl?" dedim, "İyiler, komtanım, sağlığınıza duacılar" dedi. "İyi" dedim, "Karavanacıya söyle, burada büyük bir lahana tarlası bulduk, imha ekibiyle gelsin. Burayı boşaltalım. Askerlere de müjde ver, bu akşam kapuska yiyeceğiz" dedim.

Haşmet arkadaşlara emir verirken arkadan "Ooowww, bööööğ" gibi sevinç nidaları geldi. Ne kadar başarılı ve emrindeki askerlerin dilinden anlayan bir komutan olduğumu bir kez daha anladım, göğsüm gururla kabardı netekim...

Bu duygu ve düşüncelerle ufka bakıp, dolan gözlerimi emir erim Kutayhan'dan saklamaya çalışırken, Kutayhan, "Komtanım benim bir dedem vardı, adı Halil Haşmet'ti" dedi.

Sonra ben arabaya bindim, arkaya oturdum tabi. Kutayhan da öne bindi. Akabinde bir baktım şoför koltuğu boş, "Kutayhan" dedim, "Arabayı kim sürecek?"

"Ha," dedi "ben sürecektim di mi komtanım?". "Tabi sen süreceksin gerizekalı" dedim. O da "Hah işte komtanım ben de onu diyecektim. Benim Halil Haşmet Dedem var ya, o gerizekalıydı" dedi. Ben cevap vermedim, kafasına apoletlerimle vurdum; "Aslında kafasına değil de kabalarına vursaydım daha iyi olurdu" diye düşündüm yol boyunca.

Akşam yemeğinde kapuska vardı. Nefret ederim kapuskadan!!! Hemen karavanacıyı çağırdım, "Bu nedir?" dedim tabağımdaki yemeği göstererek, "Kapuska" dedi. "Haa" dedim, "Tamam, çıkabilirsin". Demek kapuska böyle bir yemekmiş, olsun... Ben yemedim, kantinden armut aldırdım.

sulu ve lezzetli bir görsel için...