Ocak - BirBeklendiği gibi soğuk değildi. Sıcak bile sayılabilirdi hatta. Birkaç gün evden işe yürünebilirdi. Üst üste birkaç gün üstelik… Gerçi sonraki iki gün otobüse binmek gerekirdi. Soğuktan değil tabi. Tembellikten. Sonra daha da ılındı hava, insanı gerecek kadar ılındı hatta. Ağaçların çiçeğe durması asap bozucu olmaya başlamıştı. Beklenen gerginlik, sinir harbi ve kasvet yaşanmadığı, son damla bir türlü düşmek bilmediği için suyun gerginliği artıyor; ruhları daraltan geçimsizlik isteği pis, yıvışık, samimiyetsiz bir gülümseme gibi yapışıyordu suratlara.
Pek tabi konuşmayacaktı. En azından o konuşmayacaktı. Gereksiz bulduğu kadar, istemediğinden ve konuşacak bir şey olmadığından konuşmayacaktı. Zaten artık susmaya karar vermişti. Zaruri olmadığı sürece sadece gülümsemekle yetinecek ve gözlerine, arkasında, “Geberseniz umurumda değil, nasıl isterseniz öyle yapın”, önünde, “Hıhı! Neden olmasın” diyen o en sevdiği ifadesini yerleştirecekti.
Bu kadar kolay olmazdı pek tabi ömrünü konuşmakla geçiren ve kendi sesini duymaktan ölümcül bir haz alan geveze için susmak. Önce “sigarayı bırakmak gibi” diye düşündü, “sadece yemeklerden sonra, o da bir tane”. Dünyanın en işe yaramaz taktiği olduğunu mu düşündün? Bir tanıdığım yapıyor, hem de on yıldır, sektirmeden. Yemek üstü dışında, gözlerinin önünde anasını bellesen, tek dal içmez. Bazıları yapabilir, ben yapamam. Sanırım…
“Sokayım sigaraya” dedi, hem içinden hem dışından. Küfür ederdi ve bundan da büyük bir haz duyardı. Aslında çifte tatmin gibi bir şey... Hem konuşmayı, kendi sesini duymayı seviyor hem de küfür etmeyi. Yüksek sesle küfür ederse bundan büyük bir küçük keyif olur mu? "Artık ağzımı sadece küfür etmek için açarım” dedi. Konuşmayacaktı canım, ısrara gerek yoktu.
Kalktı yerinden. Lap diye yeniden attı kendini, kedisinden ve eskisinden kalma yer minderine. Rahattı minder, rahat olmasa o köftehor meydan muharebesi çıkarır mıydı onun için?
“Sokarım kediye” dedi. Pek tabi dışından… Ama yalnız olduğu için hayıflandı. Kimse duymamıştı bu küfrü, heba olmuştu canım laf. “Eğer sokakta etseydim bu küfrü kesin bir kadın döner bakar ve ayıplardı” dedi ama artık sadece küfrederken sesini çıkaracağını ve dünyaya sadece muhteşem küfürlerinden bir nebze olsun yararlanma lütfunu göstereceği için, için için sevindi.
“Kadına da sokarım dünyaya da” dedi, “Eğer” diye düşündü, “Ben sokakta sokarım kediye dediğimde, biri gelip bana ‘A, ne ayıp’ yerine ‘Zoofil’ dese ona kesin âşık olurdum”. Tuhaf kişilere aşık olduğunu düşündü. “Sokarım aşka” dedi gene. Dışından.
Cama yaklaştı. Hafta sonunun sükûneti paçalarına yapışmıştı. Düşündü, içinde ‘piç’ geçeceği için dışından söylemekte mahsur görmedi, “Mahallenin piçleri niye çığrış çığrış oynamıyor” dedi. Kendi sorusunu içinden yanıtladı; “Anaları çıkarmamıştır dışarı. Hava durumcular soğuklar gelecek dedi diye”. Kadınlar için “Kaltak anaları” demediğine pişman oldu, o zaman dışından konuşabilirdi.
Çelişkiye düştü. Acaba aslında “konuşmak istiyordu da kendisini 'susmakkarizması'na kaptırmaya mı çalışıyordu” diye kıllandı. Dickinson kendi tercih etmişti. Yok be, onunki doğal gidişattı. İstememiş, konuşmamıştı. Az konuşmuştu. “Doğala da sokayım, Dickinson’a da” dedi. İçinden demişti bunu. Evet, işte susmayı içselleştirdim diye geçirdi.
Resmen akşam oluyordu. Piçler artık dışarı çıkmazdı. Salmazdı anaları bu saatten sonra. Babaları gelirdi, yemek yerlerdi, adamlar burunlarını karıştıra karıştıra televizyon seyreder, kadınlar tiksine tiksine otururlardı. “Yapma şunu” demenin bir anlamı olmazdı. Sonra çocuklar da keşfederdi bu sırlı ayini ve o eller asla beri gelmezdi burunlardan. “Demek ki” diye düşündü, “burun karıştırmak bir gelenek”. Acaba diğer gelenekler gibi yok olur muydu? Düşündü, “Hayır” dedi. Hangi sanayici bu zanaatın yerini tutacak ya da daha kolay ve az kişiyle yapılmasını sağlayacak bir makine yapar ki? Zaten bir el bir burun yeter. “El emeği bu, ölmez bu gelenek!”.
Saat yediye geliyordu. Yılışık hafta sonu da paçalarından dizlerine ulaşmıştı nihayetinde. “Çok ısrarcı pezevenk” diye geçirdi, “illa dışarı çıkayım istiyor”. Evde de yapılacak bir bok yoktu aslında. “Sokak niye boş ki” dedi, röntgen mütehassısı komşusu kahrından ölüyordur şimdi. Kadının ekmeğiyle oynuyor bu ahali. Yaşam gıdasını dedikodudan alan bir kadına ilişkin yaptığı kelime oyunlu espriye önce güldü sonra “Sokarım lan böyle espriye” dedi. Gerçi eğer konuşabilseydi ve arkadaş ortamında yapsaydı bu espriyi kesin çok gülerdi diğerleri.
“Acaba salaklarla mı arkadaşlık ediyorum” diye düşündü. Bir daha düşündü. Sonra salaklığın sınırını kestirmeye çalıştı. Fark etti ki, düpedüz, bir sınırı yoktu salaklığın. Yani en salak diye biri olmadığı gibi, bu payeyi elden ele geçirecek salaklık da henüz yapılmamış olabilirdi ve ucu açıktı.
Kendi salaklıklarını düşünmek istedi. Hatırlamak ya da. Hatırlayamadığını fark edince “Az salak değilmişim ben de” dedi, “Salaklıklarımı hatırlayamayacak kadar salak olduğuma göre bu payeyi ben hak ediyorum”. Sonra dünyada kimsenin salak olmak istemeyeceğini düşündü. “Ben olurum be” dedi, “N’olcak ki!”.
Kapı çalındı. Açmadı tabi ki. Çünkü kapıyı açmak onunla konuşmak isteği göstermek gibiydi. Anahtarlığın şıngırtısı kâfi geldi. İçeri girdi, ayakkabılarıyla halıya bastı. Eğer konuşsaydı, “Bin kere dedim, basma şu halıya” ya da “Yatağa gir onlarla” derdi. Ama artık konuşmuyordu ve halıya da sokardı, ona da ayakkabılara da. Birden konuşmamanın aslında ne kadar rahatlatıcı ve uzaklaştırıcı bir şey olduğunu gördü. Söz yoksa dünyadan soyutlanabilirdi insan. Demek ki bizi dünyaya karşı direnmek zorunda bırakan şey sözdü. Ahmak kadınlar bu yüzden konuşmakta azıcık geç kalan çocukları için endişeleniyordu.
Kendisi sekiz aylıkken başlamıştı konuşmaya. Teyzesinin adını söylemişti ilk. “Heyecanlı bir an olsa gerekti” dedi içinden.
“İyi akşamlar” dedi gelen. Sadece döndü ve baktı. Suratının ifadesiz olmasına özellikle dikkat etmişti. Hani ne sert çıkıyordu, ne de yumuşak başlıydı. Ki, gelmesi muhtemel konuşma taleplerini baştan savuşturabilsin.
Gelen montunu çıkardı. Mutfağa gitti. Çay yapacaktı herhalde. Aslında elinden her iş gelirdi. Ama artık bir önemi yoktu. Kap kacak sesleri arasında bir süre bekledi. Camın önüne geçti gene. Bir kâğıt aldı, saçını topladığı kalemi çıkardı kafasından. Yazmaya başladı; “Beklendiği kadar soğuk değildi. Sıcak bile sayılabilirdi hatta. Birkaç gün evden işe yürünebilirdi...”





