27 Ekim 2008 Pazartesi

üç...

Ocak - Bir

Beklendiği gibi soğuk değildi. Sıcak bile sayılabilirdi h
atta. Birkaç gün evden işe yürünebilirdi. Üst üste birkaç gün üstelik… Gerçi sonraki iki gün otobüse binmek gerekirdi. Soğuktan değil tabi. Tembellikten. Sonra daha da ılındı hava, insanı gerecek kadar ılındı hatta. Ağaçların çiçeğe durması asap bozucu olmaya başlamıştı. Beklenen gerginlik, sinir harbi ve kasvet yaşanmadığı, son damla bir türlü düşmek bilmediği için suyun gerginliği artıyor; ruhları daraltan geçimsizlik isteği pis, yıvışık, samimiyetsiz bir gülümseme gibi yapışıyordu suratlara.

Pek tabi konuşmayacaktı. En azından o konuşmayacaktı. Gereksiz bulduğu kadar, istemediğinden ve konuşacak bir şey olmadığından konuşmayacaktı. Zaten artık susmaya karar vermişti. Zaruri olmadığı sürece sadece gülümsemekle yetinecek ve gözlerine, arkasında, “Geberseniz umurumda değil, nasıl isterseniz öyle yapın”, önünde, “Hıhı! Neden olmasın” diyen o en sevdiği ifadesini yerleştirecekti.

Bu kadar kolay olmazdı pek tabi ömrünü konuşmakla geçiren ve kendi sesini duymaktan ölümcül bir haz alan geveze için susmak. Önce “sigarayı bırakmak gibi” diye düşündü, “sadece yemeklerden sonra, o da bir tane”. Dünyanın en işe yaramaz taktiği olduğunu mu düşündün? Bir tanıdığım yapıyor, hem de on yıldır, sektirmeden. Yemek üstü dışında, gözlerinin önünde anasını bellesen, tek dal içmez. Bazıları yapabilir, ben yapamam. Sanırım…

“Sokayım sigaraya” dedi, hem içinden hem dışından. Küfür ederdi ve bundan da büyük bir haz duyardı. Aslında çifte tatmin gibi bir şey... Hem konuşmayı, kendi sesini duymayı seviyor hem de küfür etmeyi. Yüksek sesle küfür ederse bundan büyük bir küçük keyif olur mu? "Artık ağzımı sadece küfür etmek için açarım” dedi. Konuşmayacaktı canım, ısrara gerek yoktu.

Kalktı yerinden. Lap diye yeniden attı kendini, kedisinden ve eskisinden kalma yer minderine. Rahattı minder, rahat olmasa o köftehor meydan muharebesi çıkarır mıydı onun için?

“Sokarım kediye” dedi. Pek tabi dışından… Ama yalnız olduğu için hayıflandı. Kimse duymamıştı bu küfrü, heba olmuştu canım laf. “Eğer sokakta etseydim bu küfrü kesin bir kadın döner bakar ve ayıplardı” dedi ama artık sadece küfrederken sesini çıkaracağını ve dünyaya sadece muhteşem küfürlerinden bir nebze olsun yararlanma lütfunu göstereceği için, için için sevindi.

“Kadına da sokarım dünyaya da” dedi, “Eğer” diye düşündü, “Ben sokakta sokarım kediye dediğimde, biri gelip bana ‘A, ne ayıp’ yerine ‘Zoofil’ dese ona kesin âşık olurdum”. Tuhaf kişilere aşık olduğunu düşündü. “Sokarım aşka” dedi gene. Dışından.

Cama yaklaştı. Hafta sonunun sükûneti paçalarına yapışmıştı. Düşündü, içinde ‘piç’ geçeceği için dışından söylemekte mahsur görmedi, “Mahallenin piçleri niye çığrış çığrış oynamıyor” dedi. Kendi sorusunu içinden yanıtladı; “Anaları çıkarmamıştır dışarı. Hava durumcular soğuklar gelecek dedi diye”. Kadınlar için “Kaltak anaları” demediğine pişman oldu, o zaman dışından konuşabilirdi.

Çelişkiye düştü. Acaba aslında “konuşmak istiyordu da kendisini 'susmakkarizması'na kaptırmaya mı çalışıyordu” diye kıllandı. Dickinson kendi tercih etmişti. Yok be, onunki doğal gidişattı. İstememiş, konuşmamıştı. Az konuşmuştu. “Doğala da sokayım, Dickinson’a da” dedi. İçinden demişti bunu. Evet, işte susmayı içselleştirdim diye geçirdi.

Resmen akşam oluyordu. Piçler artık dışarı çıkmazdı. Salmazdı anaları bu saatten sonra. Babaları gelirdi, yemek yerlerdi, adamlar burunlarını karıştıra karıştıra televizyon seyreder, kadınlar tiksine tiksine otururlardı. “Yapma şunu” demenin bir anlamı olmazdı. Sonra çocuklar da keşfederdi bu sırlı ayini ve o eller asla beri gelmezdi burunlardan. “Demek ki” diye düşündü, “burun karıştırmak bir gelenek”. Acaba diğer gelenekler gibi yok olur muydu? Düşündü, “Hayır” dedi. Hangi sanayici bu zanaatın yerini tutacak ya da daha kolay ve az kişiyle yapılmasını sağlayacak bir makine yapar ki? Zaten bir el bir burun yeter. “El emeği bu, ölmez bu gelenek!”.

Saat yediye geliyordu. Yılışık hafta sonu da paçalarından dizlerine ulaşmıştı nihayetinde. “Çok ısrarcı pezevenk” diye geçirdi, “illa dışarı çıkayım istiyor”. Evde de yapılacak bir bok yoktu aslında. “Sokak niye boş ki” dedi, röntgen mütehassısı komşusu kahrından ölüyordur şimdi. Kadının ekmeğiyle oynuyor bu ahali. Yaşam gıdasını dedikodudan alan bir kadına ilişkin yaptığı kelime oyunlu espriye önce güldü sonra “Sokarım lan böyle espriye” dedi. Gerçi eğer konuşabilseydi ve arkadaş ortamında yapsaydı bu espriyi kesin çok gülerdi diğerleri.

“Acaba salaklarla mı arkadaşlık ediyorum” diye düşündü. Bir daha düşündü. Sonra salaklığın sınırını kestirmeye çalıştı. Fark etti ki, düpedüz, bir sınırı yoktu salaklığın. Yani en salak diye biri olmadığı gibi, bu payeyi elden ele geçirecek salaklık da henüz yapılmamış olabilirdi ve ucu açıktı.

Kendi salaklıklarını düşünmek istedi. Hatırlamak ya da. Hatırlayamadığını fark edince “Az salak değilmişim ben de” dedi, “Salaklıklarımı hatırlayamayacak kadar salak olduğuma göre bu payeyi ben hak ediyorum”. Sonra dünyada kimsenin salak olmak istemeyeceğini düşündü. “Ben olurum be” dedi, “N’olcak ki!”.

Kapı çalındı. Açmadı tabi ki. Çünkü kapıyı açmak onunla konuşmak isteği göstermek gibiydi. Anahtarlığın şıngırtısı kâfi geldi. İçeri girdi, ayakkabılarıyla halıya bastı. Eğer konuşsaydı, “Bin kere dedim, basma şu halıya” ya da “Yatağa gir onlarla” derdi. Ama artık konuşmuyordu ve halıya da sokardı, ona da ayakkabılara da. Birden konuşmamanın aslında ne kadar rahatlatıcı ve uzaklaştırıcı bir şey olduğunu gördü. Söz yoksa dünyadan soyutlanabilirdi insan. Demek ki bizi dünyaya karşı direnmek zorunda bırakan şey sözdü. Ahmak kadınlar bu yüzden konuşmakta azıcık geç kalan çocukları için endişeleniyordu.

Kendisi sekiz aylıkken başlamıştı konuşmaya. Teyzesinin adını söylemişti ilk. “Heyecanlı bir an olsa gerekti” dedi içinden.

“İyi akşamlar” dedi gelen. Sadece döndü ve baktı. Suratının ifadesiz olmasına özellikle dikkat etmişti. Hani ne sert çıkıyordu, ne de yumuşak başlıydı. Ki, gelmesi muhtemel konuşma taleplerini baştan savuşturabilsin.

Gelen montunu çıkardı. Mutfağa gitti. Çay yapacaktı herhalde. Aslında elinden her iş gelirdi. Ama artık bir önemi yoktu. Kap kacak sesleri arasında bir süre bekledi. Camın önüne geçti gene. Bir kâğıt aldı, saçını topladığı kalemi çıkardı kafasından. Yazmaya başladı; “Beklendiği kadar soğuk değildi. Sıcak bile sayılabilirdi hatta. Birkaç gün evden işe yürünebilirdi...”

9 Ekim 2008 Perşembe

Elsa'yı yargılamak ya da anlamak...


Elsa Greer'i, eğer Agatha Christie'ye düşkünlüğünüz yoksa tanımazsınız. Nedir, düşkün olsanız bile bu ismi çıkaramamanız olası. Çünkü 86 yıla 80 civarında dedektiflik ve bir kaç da aşk romanı sığdıran bu pek ufak tefek kadın, Elsa'ya benzer karakterleri defaatle işledi sayfalarında. Ancak bunlardan hiç biri Elsa kadar asi, yazarının bile başa çıkmakta zorlandığı, iradesi sayfalardan taşan bir kadın olmadı. Hele ki, yazıldığı 1940'larda, sonradan da olsa aralarına girdiği burjuva sınıfının, aristokratlardan çalmak istediği tüm burnu büyüklüklerine ve ahlaki kodlarına aykırı olarak, evli bir adamla üstelik adamın karısının gözü önünde aşk yaşayacak kadar...

Eğer romana heveslendiyseniz yazının bundan sonrasını okumayın. Çünkü hem 'bozgunculuk' yapıp sonunu söylüyorum hem de Elsa'yla empati kurmaya çalışıyorum. Oysa Mrs. Crale gibi davranırdım, bundan adım gibi eminim.

Christie'nin 1942 yılında ilk olarak "Murder in Retrospect" adıyla Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanan romanı daha sonra "Five Little Pigs / Beş Küçük Domuz" adıyla basıldı. "Beş Küçük Domuz" 1728 yılında yayınlanmış bir tekerleme ve bizdeki "Buraya bir kuş konmuş. Bu tutmuş, bu pişirmiş, bu yemiş..." gibi bir avutma oyunu. Esrarı çözmek için tanıklarla konuşan Hercule Poirot'un zihninde sürekli bu tekerleme döndüğü için kitabın daha sonraki basımları bu isimle yapılıyor, dilimize de bu adla çevriliyor.

"Beş Küçük Domuz", okuyucunun beklentilerine yanıt veren ve klasik suç romanları arasında anılabilecek bir eser. Bu romanı, bence, diğer pek çok Christie romanından ayıran ya da ileri taşıyan şey, psikolojik tahliller üzerinde ortalamadan fazla durulmuş olması.

Malûmunuz, Poirot "tazı gibi yerlere eğilip ayak izleri ve izmarit toplayan heyecanlı dedektifler yerine gri hücrelerini kullanmayı yeğleyen" bir "cinayet mütehassısı. Bu nedenle gerek maktulün, gerek zanlıların ve pek tabi tanıkların da hâletiruhiyesine önem gösteriyor. Agatha Christie bu nedenle pek çok romanında derinlemesine olmasa da psikolojik tahliller yapmıştır ancak "Beş Küçük Domuz" olaya tanıklık etmiş beş kişinin yazdıkları mektuplar üzerinden çözüme kavuştuğu için karakterlerin ruhsal durumlarına ilişkin çözümlemeler hem daha detaylı yapılıyor hem de daha çok önem taşıyor.

Roman, genç bir kadının 16 yıl önce işlenen bir cinayeti çözüme kavuşturması için Hercule Poirot'a gelmesiyle başlıyor. O zamanlar beş buçuk yaşlarında olan kız, şimdi evlenmek üzeredir ancak "annesinin babasını zehirleyerek öldürdüğünü" fısıldayan hayalet bir türlü peşini bırakmaz. Küçük Carla, annesinin hapishanedeyken yazdığı ve 18 yaşında geldiğinde kendisine verilmesini istediği mektubu okuduğunda annesinin masum olduğuna emindir ancak tüm deliller aksini göstermektedir. Carla bundan emindir çünkü "o da tıpkı annesi gibi, ne kadar acı olursa olsun sadece hakikati bilmek ve söylemek istemektedir" ve "ölüm döşeğinde olmak bile ona masumiyet gibi hassas bir konuda yalan söyletemez." İşte bu nedenle gerçekğin ortaya çıkması gerekmektedir.

Aşk üçgeninde köşe kapmaca oynamak

Köşelerini 'dahi ressam' Amyas Crale, 'vakur eş' Caroline Crale ve 'küçük sürtük' Elsa Greer'in tuttuğu bir aşk üçgeni. Sanatındaki dehasını kafasına eseni yapmak için zırh olarak kullanan ve en büyük zaafı kadınlar olan Amyas Crale; onun gönül 'maceralarını' büyük bir sabırla; sırf Amyas'ın tek sevgilisinin kendisi olduğunu bildiği ve kocasına deli gibi aşık olduğu için sineye çeken Mrs. Caroline Crale ve 'modern' kelimesinin toplum zihninde 'aşağılık, ucuz, hafifmeşrep, ahlaksız' kelimeleriyle karşılanmaya başladığı zamanların azizesi Elsa Greer'in oyun alanı.

Bencil, otoriter ve nobran bir adam olan Amyas Crale, kadınlarla ama sadece 'deneyimli ve olgun' kadınlarla yaşadığı her 'ufak heyecan'dan sonra aşık olduğu tek kadına, karısına gelir. Aslında evini hiç terk etmez. Garsoniyerler, yemekli toplantılar ve seyahatler Amyas'ın küçük özgürlüğü için yeterlidir. Caroline ise tüm yaptıklarına rağmen kocasının kalbindeki tek kadının kendisi olduğunu bilir ve o da kocasını 'taparcasına' sever.

Tanıklara göre 'kedi-köpek gibi birbirlerine giren', dahası 'kavga etmekten zevk alan' çiftin ilişkisi bıçak sırtında gibi görünüyor. Ancak tam da Agatha Christie'nin bu romanda işlediği gibi 'görünen gerçek değildir, gerçek görünen değildir' ve eğilince anlıyoruz ki karı - kocanın birbirlerini tüketmiyorlar, aksine birbirlerinden yaşam enerjisi alıyorlar. Amyas ve Caroline arasında marazi bir aşk var... Birinin var olabilmesi için diğerinin mevcudiyetinin şart olduğu, empatinin kurulamadığı ancak tuhaf bir şekilde buna da gerek olmayan bir ilişki.

Amyas, yaşadığı onlarca ilişkiye sesini çıkartmayan karısı Caroline'nin bu verici, fedacı ve görmezden gelici tutumunu; fırsatı olduğu halde ilişki yaşadığı hiç bir kadınla çekip gitmeyerek dengeliyor. Onlar birbirlerine görünmez bir iple bağlı ve Amyas'ın atıldığı her gönül macerası, ikisine bir daha asla kaçma fırsatı vermeyecek küçük ağlar örüyor etraflarında.

Yüzünü dökme küçük kız

Bir de Elsa Greer var. Bu kadar lafı, sırf ona gelebilmek için ettiğim; ruhuma ışık yılı uzak da hissetsem, empati kurmaktan kendimi alamadığım kadın. Elsa, cinayetin işlendiği yaz 20'sinde. Tanıklara göre onun için 'körpe, duygusal, saf genç kız' demek aptallık olur ama aslında tam da öyle bir kız Elsa.

Naif olan sertliğini ancak dürüstlük suyu vererek çelikleştirebiliyor. Fikrince 'insan bir kere yaşar' bu nedenle istediklerimizi, eğer elde edebiliyorsak neden öteleyelim? Amyas'la olan yasak aşkının en sağlam muhafazası da bu. Birbirlerini seviyorlar, Amyas karısından boşanıp Elsa'yla evlenecek, birlikte sonsuza dek mutlu yaşayacaklar. Ama hayat bu kadar basit değil ve biz onu basitleştirmeye çalıştıkça daha da karmaşıklaşması yok mu? Sinir bozucu.

Evet, Elsa haklı. Amyas'ın onunla ilgilendiği yadsınamaz. Hatta evlenmekten bile bahsediyor, ileri gidip bunu Caroline'nin yanında doğruluyor. Fakat zavallı Elsa'nın bilmediği bir şey var. Amyas, ilişkilerinin ilk döneminde, yani Elsa'nın portresini yapmaya başladığında ümitsizce aşık olduğu genç kadını sadece kullanıyor.

Teklif edilen miktar ne kadar yüksek olursa olsun zengin burjuva kadınlarının portrelerini yapmayı kat'i surette reddeden Amyas Crale, gençliğine ve cüretkarlığına kapıldığı Elsa'yı geri çeviremiyor. Güçlü erkeklere olan zaafı ve kural tanımaz 'modern' yaşamı nedeniyle cemiyet yaşamına bolca dedikodu malzemesi veren Elsa, Amyas'ı anlamıyor.

Çünkü Amyas sadece sanatına aşık ve bu aşka izin verdiği, kavgalarla ateşini canlı tuttuğu için de Caroline'e tutkun. Elsa ise şimdiye dek görmediği kadar güzel, sert, kırılgan, dürüst, bencil, çıkarcı, kinci, duygusal, zavallı... genç. Elsa, gençliğin taşkın halini, ayarsız coşkunluğunu, tutkusunu, başıboşluğunu giymiş bir kadın. Ve bu kıyafet Elsa'nın üzerinde, başka hiç kimsede durmadığı kadar şık duruyor. Çünkü terzi işi... Elsa doğuştan özgür, asi ve boyuneğmez bir kadın. Ve acımasız...

İşte bu nedenle Caroline'e "resmi bitirdikten sonra onu başımdan savacağım" diyen Amyas'ı öldürmek için en ufak bir teredddüdü yok. Yine bu nedenle kızı terkedeceğini söyleyen kocasına 'zalimlik ediyorsun' diyen Caroline'nin merhametine ihtiyacı yok. Dahası 'kendi yüzünü kullanarak başyapıtını icra edecek Amyas'ı' zehrin pençesinde kıvranırken görmek o yüzden o kadar kolay. Çünkü Elsa gerçekten sadece aşk yüzünden ölebilir ve öldürebilir.

Çünkü Elsa için aşk sadece yaşam değil aynı zamanda ölüm de demek. Bu kitabı okuyan pek çok kişi Elsa'ya, Agatha Christie'den bile fazla önem atfettiğimi hatta vehmettiğimi düşünebilir. Ama Elsa'yı, kullanıldığını anlayınca intikam peşine düşecek bir kadın olarak çizmek de işi hafife almak demektir. Yazar Agatha Christie, Elsa'yı, tıpkı kadının çevresindekiler gibi yargılıyor ama Hercule Poirot olan Agatha Christie onu anlamayı tercih ediyor. Hayır, yanlış anlamayın onu sevmiyor, sempati de beslemiyor ama anlamak istiyor. Elsa'nın saf kötü olmadığını; çok sevdiği Amyas'ı sadece kötülük yapma insiyakiyle öldürmediğini söylüyor.

İntikam yenilemeyen bir yemektir

Evet, genç kadının cinayeti nefret ve aşağılanmanın yarattığı intikam duygusuyla işlediği aşikar ve hatta Amyas'ın cesedi bulunduğunda katil sanki kendisi değilmiş gibi Caroline saldırması ve mahkeme boyunca sürekli kadını suçlaması da ne kadar hesaplı olduğunu gösteriyor. Ama Poirot'a itiraf ettiği gibi Amyas'ı öldürünce her şeyin biteceğini sandı. Çünkü adam Caroline'i tercih etmişti ve Caroline, Elsa'nın kurduğu pek maharetli tuzağa düşerek kocasının katl zanlısı olarak hapse atılmıştı.

Elsa, Caroline'le, kendisinden nefret ettiğini gizleme gereği duymayan ancak Amyas'ın yaptıklarını zalimlik olarak adlandırıp kendisine adeta mermahet ihsan eyleyen bu kadınla mahkemede hesaplaşacaktı. Evli bir adamla ilişki kurduğu için kendisini yargılayan ve 'modernlikle' suçlayan cemiyete, modern olmayan o 'asil' kadınların da katil olabileceğini, ne kadar alçalabileceklerini gösterecekti. Oysa Caroline, artık orada değildi. Amyas'ın ölümünden sonra kadın adeta bir vücuda indirgendi. Önce mahkeme salonunda ardından hapishane hücresinde oturan ve yüzüne 'dünyadan vazgeçmişlerin' ifadesini takan bir vücut oldu Caroline Crale.

Caroline'i yenmek, onu yere sermek planları yapan Elsa ise bu kez daha acı bir yenilgi aldı. Evet kadın yargılandı, suçlu bulundu, gazeteler günlerce dahi ressam Amyas Crale'in karısı tarafından zehirlendiğini yazdı, cemiyet toplantılarında kulaklara hep bu fısıldandı ama Caroline asla toplum nezdinde 'modern' bir kadın bir 'Elsa' olmadı. O cinayet de işlese mağdurdu. Daha fenası mağrurdu.

Elsa ise bu romanın sayfalarında sadece hakarete uğramış bir kadın olarak değil çok iyi hazırlandığını sandığı ve büyük bir heyecanla beklediği mücadeleden yenik ayrılmış bir kadın olarak dolaşıyor.

Elsa artık adalet istemiyor çünkü adalete inanmıyor. Elsa anlayış da istemiyor çünkü buna ihtiyacı yok. Elsa'nın ne istediğini bilemiyorum çünkü bunu o da bilmiyor...

7 Ekim 2008 Salı

seyrek...


... sakalları rüzgarda titriyordu. sadece iki aydır üstünde durduğu çelimsiz, sopadan bozma bacakları da titriyordu keçiciğin ama inadı inattı. O inatla dünyaya kafa tutardı yeri gelse ama annesine laf dinletemiyordu işte. "Girilbeeyecek o tarlaya" diyordu annesi, "girilbeeyecek! Yenilbeeyeecek o lahanalar". "Niye" diye tosardı "ben çiftçinin, lahanalar çiftçinin, lahanalar benim, yerim işte, yiyeeebeeğim."

Dünya o kadar da sevimli değildi canım, hepimiz birimiz ve birimiz de hepimiz için değildik işte, görünen köy kılavuz istemezdi, köpeksiz köy bulan değneksiz dolaşamazdı artık. Nizam vardı bir kere, yavru bir keçinin bir bağ lahana yemesi ciddi bir kabahatti ve her kabahat, faili kaç yaşında olursa olsun, ceza gerektirirdi. Yoksa nasıl sağlanırdı düzen? Aklına esen yavru önüne gelen lahanayı yese ne bağ kalırdı ne bahçe. Bağban haklıydı canım, keçicik yese lahanayı şehirlerin keçileri ne yiyecekti?

"Şehirli keçi dibi kumlu lahana mı yer beeee" diye tosardı bu sefer, "onun lahanası Brüksel'den geliyor, bizim kıçı kırık lahanamıza mı kaldı şehirli keçi?" "Sus" dedi annesi, "Yolarım sakallarını, baban gibi üstüne vazife olmayan işlere sokma burnunu. Akıllan biraz, inadı yüzünden kesiverdiler babanı. Özgürce dolaşacakmış kırlarda, bütün keçilerin dağ bayır dolaşma hakkı varmış, çoban, köpek istemezmiş başında. Ne oldu? Şimdi başı süslüyor oturma odasını. Kes sesini, dayak isteme benden..."

"Bu annem iyice deli oldu" dedi içinden, inattan kızaran gözlerini dikip anasının suratına. Sevgi doluydu anası ama bu inadın temeli ondan geçmişti miniğe, biliyordu. Babası asla bu kadar diretmezdi, uzlaşırdı, "hümanistti babam" diye kikirdedi, "insanları o kadar içselleştirmişti ki midelerine inmekte bir sakınca görmedi..."

Hiç görünmeden arka tarafa geçti, eşinir gibi yapa yapa; minik, karalı beyazlı burnunu toprağa sürte sürte; güya kendi gibi yeni pıtraklanmış çimenleri yiye yiye, hani annesine küsmüş de arkasını dönmüş gibi dolaşıverdi çitin arkasına. Hımbıl köpek kaşını ufak bir hareketle devirdi, göz hapsindeydi keçi, sicili bozuktu çünkü. Babasını da sevmezdi hımbıl, herkesi toplardı akşam dönüşte, bir bunun babası arıza çıkarırdı. Sarp yamaçların en keskin yerlerine çıkar, olmadık otları yerdi. Öbür keçileri de örgütlerdi sanki, bir, iki derken bir bakardı hımbıl, sürüden 10 keçi yok mıntıkada. Ara ki bulasın inadı, allah bilir nerde, allah vere düşüvermese kayalardan kendi gibilerle. Havlardı, ulurdu da gavurun inadı bir ses vermezdi sesine, belli etmezdi yerini. Diğer keçilerin peşinden üç koşuyorsa bunun peşinden beş koşardı, dili sarkana kadar arardı bu mel'unu.

"Aynı bokun laciverdi işte" diye geçirdi içinden, "şimdi ufak ama büyüyünce belli ne olacağı. " Yine de bozmadı keyfini, nasılsa anası dürüyordu defterini veledin. Bıraktı, anası halleder diye. "Bu analar da olmasa, başına bir iş gelecek korkusu olmasa, işimiz vardı" dedi, düşüverdi zaten yorgun göz kapağı.

"Hımbıııl" diye hımladı keçicik, "kendini akıllı sanıyorsun değil mi? Bilmiyorum ben senin beni gözlediğini..." Resmen ifrit oluyordu bu ite. "Kapı köpeği ne olacak" dedi sakalını titrete titrere... Baktı ki hımbıl dördüncü rüyasında hemen atıverdi kendini bahçenin arkasına. Bu sefer aşağıdaki lahanaları yiyecekti, o taraf sotaydı, çiftçi zaten görmezdi, anası yeni tembihlemişti şüphelenmezdi, e hımbıl da uyuyor, "yiyeceğim o lahanayı, kafamı da kırsanız, sakalımı da yolsanız yiyeceğim" dedi.

Kendine olan anlık güveni, bir yasağı delmenin kanını tutuşturan ateşi, inadının karşı konulamaz gücü, anneye karşı gelmenin cazip daveti, hımbılı atlatmanın zevki, çiftçiye kazık atmanın dayanılmaz hafifliği ve başına buyruk olmanın kuş kanatlarında minik kara gözleri başka bir parıldadı. Kedi gibi girdi alt bağa. Sıra sıra lahanalar öyle de lezizdi ki, inadından değilse lahanaların tadı yüzünden vazgeçmezdi artık davasından.

Ama seçenek çok olunca nerden başlayacağını bilemedi. Bu inat iyi güzeldi de bir de karar vermek gerekiyordu. Stratejik davranmalıydı. Alt bağın üst kısmından başlasa yemeye, ahıra yakındı, annesi meraklanıp aramaya çıkabilir ve onu iş üstünde görünce ateş püskürebilirdi. "Ortadan başlasam kabak gibi yakalanırım. En iyisi ahıra en uzak kenardan başlayayım; sanki otları yiyormuşum da kendimi bir an kaybedip lahanalara dalmışım gibi olur" dedi. Dediğini yapacaktı tabi, yarım bir tur attı bahçenin etrafında, diğer tarafa dolaştı. Başladı kıtırdatmaya. Yeşili ayrı bir seviyordu canım, doğa dediğin başka bir şeydi. Şu lahananın tadı hangi çiçekte, hangi çimende vardı. "Arı mıyım ben beeeee" dedi, "çiçek, çimen yiyeyim. Yemiyorum işte, lahana yiyebeeeğim..."

Bir bağı bitirdi ama lahanalar da az değildi. Resmen "beni de ye, beni de ye" diye süzülüyordu hafif esintide şırfıntılar. O nazik yapraklar bir sağa bir sola sallanıyordu davetkar kollar gibi... Kocaman açılmış, şefkat dolu kollar. Ancak yenirse ruha nüfuz edebilecek kollar. "Yiyeeebeeğim bebeğim, hepinizi yiyebeeeğim."

İkinci bağı da indirdi gövdeye, karnı bayram ediyordu. Bu çiftlikte aç kalmazlardı zaten ama bazen de mükellef bir sofraya ihtiyaç duyarlardı. Üçüncü bağa başladı. Yapraklardan çıkan katır kutur sesler dünyanın en güzel senfonisi olmalıydı. Bu kadar dinlendirici, huzur veren, ruha gıda olan başka bir müzik var mıydı? Hülyalara dalmak işten değildi şu anda...

Birden sırtında bir sızlama duydu. Sıçradı geri anlık bir korkuyla. "Annem mi, çiftçi mi yoksa hımbıl mı?" derken arkasını dönüp bakmaya da korkuyordu. Hepsinin cezası ayrı olurdu çünkü ama korkunun da ecele faydası yoktu elbet. Döndü, arkasına baktı... Kendi gibi baharın ilk pıtraklarından bir sakallı. Şaşırdı önce, bu sakallıyla hiç dövüşmemişlerdi hatta tanışmamışlardı bile. Biliyordu, göz aşinalığı vardı ama tanımazdı, adını bilmezdi mesela.

"Ne var ki?" dedi, "gel sen de ye, ama ses çıkarma yakalanmayalım." Hiddetle eşindi sakallı, "Ne yemesi be" dedi, "ben sana yemeyesin diye taş atıyorum, sen yiyeyim diye beni de ayartmaya çalışıyorsun..." Gerçekten anlamamıştı sakallının derdini. Anlamaz gözlerle baktı pek tabi...

"Çiftçi kızıyor" diye çatal sesiyle üstten üstten konuştu sakallı, "sana kızıyor hepimizi dövüyor. Bundan sonra lahana yediğini görürsem hem kendim taş atacağım hem annene, hem çiftçiye hem de hımbıla haber vereceğim" diye hönkürdü.

Düzen kendini devam ettirir miniğim, sen olmasan da içinde, olacak birileri muhakkak bulunur...

***

Görsele ve sanatçısına ilişkin bilgiye gider

6 Ekim 2008 Pazartesi

küçük ördek yavrusu


çirkin ördek yavrusu. mart soğuğu. dalıverdi göle. küçük ya. heyecanlı. nefesini tutacak güya. sayıyor da içinden. annesi yapma dedi kaç kez, ördekler de boğulur. yapar ama. küçük ya. yapacak.

saydı, 15, 16, 52, 53, 84, 89... yavaş yavaş bulandı su. iki ördek geldi yanına. tanıyor gibi onları. ellerinde güzel bir pelerin var. sırtına giy diyor biri, üşürsün. şşş demek istiyor ama açamaz ağzını.

ah nerden geldi bu ördekler, odaklanmıştı ne güzel. şimdi onlarla oyun oynamak isteyebilir. ve sırf o saymayı bırakana kadar sıkıldıkları için gidebilir o ördekler. ne kötü bir çatışma. onlarla oynamak için deneyini yarıda bırakırsa aklı orada kalacak. acaba kaça kadar sayabilirdim? ama şimdi kafasını sudan çıkarmazsa gidebilirler. acaba ne oynardık?

annesi kızıyor tanımadığı ördeklerle oynamasına. öbür ördek anneler de kızıyordur belki. bütün anneler aynı mıdır? aynı olmayabilirler. olabilirler ama. ahh! bunları düşünürken saymayı unuttu. kaç olmuştur acaba. şimdi bir yandan düşündüklerini bir kez daha düşünse, bunları ne kadar sürede düşündüğünü düşünerek ve sayarak ikiyle çarpsa, en son saydığına eklese. ama o zaman da o hesabı yaparken arada kaçan süreyi hesaplaması gerekecek.

ah, arkadaşlar. insanın tüm dikkatini dağıtıyorlar. gerçi onlar arkadaş değil. pelerini giyse mi acaba? ama pelerin ağırlık yapar. oysa o rahat rahat saymak istiyor. hava kararıyor. oysa onun sayacağı bir sürü sayı var. ördekler de boğulur mu?

balıklar ne kadar boğulursa ördekler de o kadar boğulur. ama bazen balıklar ölüyor. havasızlıktan değil havadan. görmüştü bir kez. sudan çıkmıştı balık. etrafı hava doluydu. ama çekemedi o havayı içine. öldü. demek ki azlık değil, çokluk öldürür kişiyi.

saymayı zaten bırakmıştı. artık daha da karardı hava. o iki ördek de gitti. ben de düşünürüm o zaman dedi. sayılar kaça kadardır acaba? milyonlar, milyarlar bitse bile trilyonlar vardır. bir an düşündü. sadece sayarak çıldırılabilirdi. küçük ördek, çirkin ördek. sayarak büyüse bile, şimdilik tek güzelliği olan aklı da çirkinleşecek ördek.

sırtüstü çıkıveriyor sudan. hep sırtüstü olabilmeyi isterdi. demek ki ölünce, bu ihtimal gerçeğe dönüyor. ama sadece bir kez ölebileceğine göre ne zaman sırtüstü dönmek istediğine iyi karar vermen gerekir.

keşke kedi olsaydı. onların biri hariç, sekiz kere daha lüksü varmış sırtüstü dönmek için. tevatür mü acaba? bir kere kedi görmüştü. ama ölmemişti kedi. kediler hep dört ayak üstüne düştüğüne göre nasıl oluyordu da ölünce sırt üstü dönebiliyorlardı? ölse bile dört ayak üstünde ölmesi gerekir diye düşündü.

1200. evet 1200'den başlayabilir. kim aksini iddia edebilir ki. 1200 uygun bir sayı. 1201, 1202, 1203... kedi olmak iyi değil. kediler güven vermiyor. yaşarken sırt üstü dönebiliyorlarsa ölünce neden yapmıyorlar? pelerin nerededir acaba? ne oynardık ki? annem görse kızar bana. niye öldün diye...

***

görsel hakkında

26 Eylül 2008 Cuma

şeker koması



kocaman, kıllı bir el. siyah siyah kılları. ürkütücü. parmakları küt. tırnaklarını özenle kesmiş güya. ama temiz değil sanki elleri. hoyrat bir kere. sigara paketini bile el bombası tutar gibi tutuyor. o ince beli nasıl kavrar kim bilir.

duruyoruz. yirmi kadar varızdır. gerçi bizim sayımız belli olmaz. bazen birimiz günlerce durur. alışır iyice, benimser yerini. o dururken yenileri gelir. üstüne, altına, yanına. ilk merhaba sıcak olur ama sonra ne konuşacağımızı bilemeyiz. bakışırız biraz. sıkıcı olur. aslında çok yakın hissettiğin, öyle olmasını istediğin, öyle olması gerek diye düşündüğün öyle olsun diye kendini zorladığın biriyle uzun bir yol boyunca, hiç bir şey konuşmadan, ya da zaten cevabını bildiğin bir kaç kısa soruna aldığın bir kaç kısa cevap dışında hiç bir şey konuşmadan yürümen gibi.

sıkılırsın. ama sıkıldığını ifade etmek de ürkütücü gelir. madem sıkılıyorsun, madem yabancılaştın, madem isteksizsin... neden buradasın? o neden burada?

Bekliyoruz hala. kıllı el henüz bir şey yapmadı. sadece parmaklarıyla masada ritm tutuyor. masa olmayı hiç istemezdim şimdi. ama en çok incebelliyi düşünüyorum. aramızda en narin olan o. o hoyrat parmaklar ona dokunduğunda ne çok incinecek ah!

tükürür gibi konuşuyor kıllı el. masa alışık üstüne yağan kısır yağmurlara. biz rahatsız oluyoruz. ama kaçmak mümkün değil. buradan kaçmak sadece onlar isterse olabilir. o da kaçış olmaz. gerçi her kaçmak biraz yakalanmaktır. bekliyoruz. beyazlı geliyor. güya beyazlı. lekelerle dolu üstü başı. ayda bir kez ya yıkanır ya yıkanmaz. incebelliyi de gördüm şimdi. ah! başına geleceği bilse yavrucak...

ne mahzundur incebelli. her seferinde başka bir erkekle gelir masaya. sanki her seferinde o erkeği de sevmek ister gibi. alışmak ister gibi ona. ama o kısacık yol boyunca, onu içine aldığı, bağrına bastığı o yol boyuncadır sadece mutluluğu. kısa bir an yeni sevgilisine kavuşur.

sonra kıllı eller, narin parmaklar, törpülü tırnak, boyalı tırnak, yenmiş tırnak, pis tırnak, çatlak el, krem kokulular... hepsi ama hepsi istisnasız ayırır onu erkeğinden. elinden bir şey gelmez. hepsi sevmeye yeni yeni başladığından ayırırlar. üstelik sanki hiç ayırmayacaklarmış gibi yaparak. güya kendi içinde dolanmasına izin verirler. ama bellidir sonu. bir kaç hızlı öpücük, derin olmayan, baş döndürücü bir temas ve ince belinin kafasına vura vura gelen ayrılık.

beyazlı geldi. incebelliyi oturttu masaya. kıllı el geliyor, bu sefer beni alsın istiyorum. hem çok oturdum hem de bir kez daha görmek istemiyorum incebellinin hüznünü. kıllı el yaklaştı. yaklaştıkça daha beter görünüyor. yanımdakini aldı, öbür yanımdakini de, birini daha aldı solumdan, hayır ikizleri almış. ben. beni de al kıllı el.

aldı. beni de aldı. bu inanılmaz. en büyük düşmanından ölçüsüz bir lütuf görmek gibi. bizi incebelliye götürdü. artık ben de incebellideyim. bir an önce karışmak istiyorum. o kadar çok istiyorum ki kokusunu içime çekmeyi. öyle büyük ki ona özlemim. bin parça olmak istiyorum, dağılmak istiyorum. her bir zerresine nüfuz edeyim istiyorum.

ama incebelli çok dalgın. bu kez bakmıyor bize. kıllı el de bakmıyor. kıllı el fark etmiyor. incebelli atıverecek kendini masadan. bin parça edecek kendini, bizim için. feda edecek. kendini. bizim için. toplu acı varsa bir yerde, birinin fedası ne işe yarar. hep birlikte kaybolalım incebelli.
*****
görsel için sessizce oturun

selamün kavlen...



... dedi, içeri girdi kahveden. kısa boylu bir adamcağızdı, hani erkek olamayacak kadar kısa boylu adamlardan. akılları uzar bunların, boydan yana fukaralıklarını kapatmak için, ama hindirler bir yandan, sinsidirler... kahve milletinin insanları hafiften aldılar selamı, kısa boylu adamın selamını uzun uzadıya almaya gerek yoktur. hele ki göstereceği bir hüner yoksa.onun da bir hüneri yoktu gösterecek. neticede duvarcıydı. büyük bir sanat icra ediyor sayılmazdı ya da teknik bir beceri sergiliyor. "duvar örmenin en zor kısmı ne olabilir ki" diyordu artık ergenliğe girmiş, çocukluktan çıkmış oğlu... "öyle ya şakülü kaydırmazsan sen de örersin bir duvar." nereye ördüğün önemlidir duvarı. eğer gerek yoksa o duvarın orada olmasına ve fakat sen örüyorsan ısrarla, demek ki kendini ayırıyorsun ötekilerden.

ötekiler? öyle sosyolojik kavramlarla işi olmaz onun, berikiler kimse ötekiler de onlardır onun için. saimgiller, abisigiller, yengesigil, kaynı ve o pis sülalesi, karısı, baldan tatlı olduğu aşikar kütür kütür 25'lik baldızı, dul Ferhan Hamfendi, berberin dişlek çırağı, ayyaş manav, keraneci kasap... hepsi gildir bunların. kahve milletinin insanları da en az kendileri kadar sıradan, düz, basit, bildiğin, eğer yurt dışı görmüş aydın kimliğin varsa yerince küçümsediğin bu adamı kendilerinden ayırmayan bir şey olduğunu biliyorlardı. istediği kadar duvar örsündü, biz birbirimizin gençliğini de bilirdik hacı! neysek o'sun!


sade kahve içerdi, erkek adama öylesi yakışır diyerek. ama kahvecinin o sulu çırağı her seferinde bataklık kıvamında yapardı kahvesini, sırf inat olsun diye. "ulan it" diye geçirirdi içinden, "acı kahveyle surat ekşitsek bu karıyla bir ömür geçer miydi be?" karısı da bir gayret şişmanlamıştı haa! gerçi kızlığında da öyle çıtı pıtı sayılmazdı. daha evlenecekleri belli olmadan, yusuf ve selahattin'le bakkalın önünde durur, kızın geçişini izler, kalçalarını süzer, "hey yavrum, katana, katana. buna binecek jokeye allah derman versin" derlerdi. cüssesinden beklenmeyecek biçimde o jokey kendi oldu ama nermin'e hiç bir zaman bunları söylemedi. ne yusuf ne de selahattin hiç bir zaman yengeyle ilgili imalarda bulunmadılar.

"o zaman katanaydı şimdi harman danası oldu kahpe" diye düşündü, gevrek gevrek güldü, "ama kadın dediğin de etli butlu olacak, şöyle elini attın mı dolacak avucun."

"nermin'le niye evlendim?" diye düşündü; "ikimiz de yeterince sefildik, sâkildik ve bizim sığlığımızda başka kimse yoktu ki bizi daha derine çeksin."

evlenmeden önce de tanıyordu nermin'i. yaklaşık 10 yıldan beri. her daim etrafında olan bu kadın bir şekilde hayatına sirayet ediyordu. kıskançtı bir kere, mahalleden ya da mahalle dışından kızlarla konuştuğu vakit sert yapardı. oysa aralarında değil adı konmuş bir ilişki, ilinti bile yoktu.

bir kaç kızla ufak tefek gönül ilişkileri oldu, biri kalbini çok kırdı, birinin kalbini un ufak etti ama nermin, ah nermin, kim gelirse gelsin, kim giderse gitsin, nermin hep oradaydı. "bu kadın" dedi, "resmen planlamış benimle evlenmeyi, adım adım da uygulamış planını." bir anda gurur duydu, evlenilmek için üzerine planlar yapılan, düşünülen, akıl kurcalayan adam olmaktan dolayı. fincanı daha bir sert tutuyordu. sanki.. artık o kadar da kısa değildi.


***


Sayfa görseli olarak Eva Mautner'in 'Coffee Cat' adlı tablosu kullanılmıştır. Sanatçı ile ilgili ayrıntılı bilgiye buyrun...