9 Ekim 2008 Perşembe

Elsa'yı yargılamak ya da anlamak...


Elsa Greer'i, eğer Agatha Christie'ye düşkünlüğünüz yoksa tanımazsınız. Nedir, düşkün olsanız bile bu ismi çıkaramamanız olası. Çünkü 86 yıla 80 civarında dedektiflik ve bir kaç da aşk romanı sığdıran bu pek ufak tefek kadın, Elsa'ya benzer karakterleri defaatle işledi sayfalarında. Ancak bunlardan hiç biri Elsa kadar asi, yazarının bile başa çıkmakta zorlandığı, iradesi sayfalardan taşan bir kadın olmadı. Hele ki, yazıldığı 1940'larda, sonradan da olsa aralarına girdiği burjuva sınıfının, aristokratlardan çalmak istediği tüm burnu büyüklüklerine ve ahlaki kodlarına aykırı olarak, evli bir adamla üstelik adamın karısının gözü önünde aşk yaşayacak kadar...

Eğer romana heveslendiyseniz yazının bundan sonrasını okumayın. Çünkü hem 'bozgunculuk' yapıp sonunu söylüyorum hem de Elsa'yla empati kurmaya çalışıyorum. Oysa Mrs. Crale gibi davranırdım, bundan adım gibi eminim.

Christie'nin 1942 yılında ilk olarak "Murder in Retrospect" adıyla Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanan romanı daha sonra "Five Little Pigs / Beş Küçük Domuz" adıyla basıldı. "Beş Küçük Domuz" 1728 yılında yayınlanmış bir tekerleme ve bizdeki "Buraya bir kuş konmuş. Bu tutmuş, bu pişirmiş, bu yemiş..." gibi bir avutma oyunu. Esrarı çözmek için tanıklarla konuşan Hercule Poirot'un zihninde sürekli bu tekerleme döndüğü için kitabın daha sonraki basımları bu isimle yapılıyor, dilimize de bu adla çevriliyor.

"Beş Küçük Domuz", okuyucunun beklentilerine yanıt veren ve klasik suç romanları arasında anılabilecek bir eser. Bu romanı, bence, diğer pek çok Christie romanından ayıran ya da ileri taşıyan şey, psikolojik tahliller üzerinde ortalamadan fazla durulmuş olması.

Malûmunuz, Poirot "tazı gibi yerlere eğilip ayak izleri ve izmarit toplayan heyecanlı dedektifler yerine gri hücrelerini kullanmayı yeğleyen" bir "cinayet mütehassısı. Bu nedenle gerek maktulün, gerek zanlıların ve pek tabi tanıkların da hâletiruhiyesine önem gösteriyor. Agatha Christie bu nedenle pek çok romanında derinlemesine olmasa da psikolojik tahliller yapmıştır ancak "Beş Küçük Domuz" olaya tanıklık etmiş beş kişinin yazdıkları mektuplar üzerinden çözüme kavuştuğu için karakterlerin ruhsal durumlarına ilişkin çözümlemeler hem daha detaylı yapılıyor hem de daha çok önem taşıyor.

Roman, genç bir kadının 16 yıl önce işlenen bir cinayeti çözüme kavuşturması için Hercule Poirot'a gelmesiyle başlıyor. O zamanlar beş buçuk yaşlarında olan kız, şimdi evlenmek üzeredir ancak "annesinin babasını zehirleyerek öldürdüğünü" fısıldayan hayalet bir türlü peşini bırakmaz. Küçük Carla, annesinin hapishanedeyken yazdığı ve 18 yaşında geldiğinde kendisine verilmesini istediği mektubu okuduğunda annesinin masum olduğuna emindir ancak tüm deliller aksini göstermektedir. Carla bundan emindir çünkü "o da tıpkı annesi gibi, ne kadar acı olursa olsun sadece hakikati bilmek ve söylemek istemektedir" ve "ölüm döşeğinde olmak bile ona masumiyet gibi hassas bir konuda yalan söyletemez." İşte bu nedenle gerçekğin ortaya çıkması gerekmektedir.

Aşk üçgeninde köşe kapmaca oynamak

Köşelerini 'dahi ressam' Amyas Crale, 'vakur eş' Caroline Crale ve 'küçük sürtük' Elsa Greer'in tuttuğu bir aşk üçgeni. Sanatındaki dehasını kafasına eseni yapmak için zırh olarak kullanan ve en büyük zaafı kadınlar olan Amyas Crale; onun gönül 'maceralarını' büyük bir sabırla; sırf Amyas'ın tek sevgilisinin kendisi olduğunu bildiği ve kocasına deli gibi aşık olduğu için sineye çeken Mrs. Caroline Crale ve 'modern' kelimesinin toplum zihninde 'aşağılık, ucuz, hafifmeşrep, ahlaksız' kelimeleriyle karşılanmaya başladığı zamanların azizesi Elsa Greer'in oyun alanı.

Bencil, otoriter ve nobran bir adam olan Amyas Crale, kadınlarla ama sadece 'deneyimli ve olgun' kadınlarla yaşadığı her 'ufak heyecan'dan sonra aşık olduğu tek kadına, karısına gelir. Aslında evini hiç terk etmez. Garsoniyerler, yemekli toplantılar ve seyahatler Amyas'ın küçük özgürlüğü için yeterlidir. Caroline ise tüm yaptıklarına rağmen kocasının kalbindeki tek kadının kendisi olduğunu bilir ve o da kocasını 'taparcasına' sever.

Tanıklara göre 'kedi-köpek gibi birbirlerine giren', dahası 'kavga etmekten zevk alan' çiftin ilişkisi bıçak sırtında gibi görünüyor. Ancak tam da Agatha Christie'nin bu romanda işlediği gibi 'görünen gerçek değildir, gerçek görünen değildir' ve eğilince anlıyoruz ki karı - kocanın birbirlerini tüketmiyorlar, aksine birbirlerinden yaşam enerjisi alıyorlar. Amyas ve Caroline arasında marazi bir aşk var... Birinin var olabilmesi için diğerinin mevcudiyetinin şart olduğu, empatinin kurulamadığı ancak tuhaf bir şekilde buna da gerek olmayan bir ilişki.

Amyas, yaşadığı onlarca ilişkiye sesini çıkartmayan karısı Caroline'nin bu verici, fedacı ve görmezden gelici tutumunu; fırsatı olduğu halde ilişki yaşadığı hiç bir kadınla çekip gitmeyerek dengeliyor. Onlar birbirlerine görünmez bir iple bağlı ve Amyas'ın atıldığı her gönül macerası, ikisine bir daha asla kaçma fırsatı vermeyecek küçük ağlar örüyor etraflarında.

Yüzünü dökme küçük kız

Bir de Elsa Greer var. Bu kadar lafı, sırf ona gelebilmek için ettiğim; ruhuma ışık yılı uzak da hissetsem, empati kurmaktan kendimi alamadığım kadın. Elsa, cinayetin işlendiği yaz 20'sinde. Tanıklara göre onun için 'körpe, duygusal, saf genç kız' demek aptallık olur ama aslında tam da öyle bir kız Elsa.

Naif olan sertliğini ancak dürüstlük suyu vererek çelikleştirebiliyor. Fikrince 'insan bir kere yaşar' bu nedenle istediklerimizi, eğer elde edebiliyorsak neden öteleyelim? Amyas'la olan yasak aşkının en sağlam muhafazası da bu. Birbirlerini seviyorlar, Amyas karısından boşanıp Elsa'yla evlenecek, birlikte sonsuza dek mutlu yaşayacaklar. Ama hayat bu kadar basit değil ve biz onu basitleştirmeye çalıştıkça daha da karmaşıklaşması yok mu? Sinir bozucu.

Evet, Elsa haklı. Amyas'ın onunla ilgilendiği yadsınamaz. Hatta evlenmekten bile bahsediyor, ileri gidip bunu Caroline'nin yanında doğruluyor. Fakat zavallı Elsa'nın bilmediği bir şey var. Amyas, ilişkilerinin ilk döneminde, yani Elsa'nın portresini yapmaya başladığında ümitsizce aşık olduğu genç kadını sadece kullanıyor.

Teklif edilen miktar ne kadar yüksek olursa olsun zengin burjuva kadınlarının portrelerini yapmayı kat'i surette reddeden Amyas Crale, gençliğine ve cüretkarlığına kapıldığı Elsa'yı geri çeviremiyor. Güçlü erkeklere olan zaafı ve kural tanımaz 'modern' yaşamı nedeniyle cemiyet yaşamına bolca dedikodu malzemesi veren Elsa, Amyas'ı anlamıyor.

Çünkü Amyas sadece sanatına aşık ve bu aşka izin verdiği, kavgalarla ateşini canlı tuttuğu için de Caroline'e tutkun. Elsa ise şimdiye dek görmediği kadar güzel, sert, kırılgan, dürüst, bencil, çıkarcı, kinci, duygusal, zavallı... genç. Elsa, gençliğin taşkın halini, ayarsız coşkunluğunu, tutkusunu, başıboşluğunu giymiş bir kadın. Ve bu kıyafet Elsa'nın üzerinde, başka hiç kimsede durmadığı kadar şık duruyor. Çünkü terzi işi... Elsa doğuştan özgür, asi ve boyuneğmez bir kadın. Ve acımasız...

İşte bu nedenle Caroline'e "resmi bitirdikten sonra onu başımdan savacağım" diyen Amyas'ı öldürmek için en ufak bir teredddüdü yok. Yine bu nedenle kızı terkedeceğini söyleyen kocasına 'zalimlik ediyorsun' diyen Caroline'nin merhametine ihtiyacı yok. Dahası 'kendi yüzünü kullanarak başyapıtını icra edecek Amyas'ı' zehrin pençesinde kıvranırken görmek o yüzden o kadar kolay. Çünkü Elsa gerçekten sadece aşk yüzünden ölebilir ve öldürebilir.

Çünkü Elsa için aşk sadece yaşam değil aynı zamanda ölüm de demek. Bu kitabı okuyan pek çok kişi Elsa'ya, Agatha Christie'den bile fazla önem atfettiğimi hatta vehmettiğimi düşünebilir. Ama Elsa'yı, kullanıldığını anlayınca intikam peşine düşecek bir kadın olarak çizmek de işi hafife almak demektir. Yazar Agatha Christie, Elsa'yı, tıpkı kadının çevresindekiler gibi yargılıyor ama Hercule Poirot olan Agatha Christie onu anlamayı tercih ediyor. Hayır, yanlış anlamayın onu sevmiyor, sempati de beslemiyor ama anlamak istiyor. Elsa'nın saf kötü olmadığını; çok sevdiği Amyas'ı sadece kötülük yapma insiyakiyle öldürmediğini söylüyor.

İntikam yenilemeyen bir yemektir

Evet, genç kadının cinayeti nefret ve aşağılanmanın yarattığı intikam duygusuyla işlediği aşikar ve hatta Amyas'ın cesedi bulunduğunda katil sanki kendisi değilmiş gibi Caroline saldırması ve mahkeme boyunca sürekli kadını suçlaması da ne kadar hesaplı olduğunu gösteriyor. Ama Poirot'a itiraf ettiği gibi Amyas'ı öldürünce her şeyin biteceğini sandı. Çünkü adam Caroline'i tercih etmişti ve Caroline, Elsa'nın kurduğu pek maharetli tuzağa düşerek kocasının katl zanlısı olarak hapse atılmıştı.

Elsa, Caroline'le, kendisinden nefret ettiğini gizleme gereği duymayan ancak Amyas'ın yaptıklarını zalimlik olarak adlandırıp kendisine adeta mermahet ihsan eyleyen bu kadınla mahkemede hesaplaşacaktı. Evli bir adamla ilişki kurduğu için kendisini yargılayan ve 'modernlikle' suçlayan cemiyete, modern olmayan o 'asil' kadınların da katil olabileceğini, ne kadar alçalabileceklerini gösterecekti. Oysa Caroline, artık orada değildi. Amyas'ın ölümünden sonra kadın adeta bir vücuda indirgendi. Önce mahkeme salonunda ardından hapishane hücresinde oturan ve yüzüne 'dünyadan vazgeçmişlerin' ifadesini takan bir vücut oldu Caroline Crale.

Caroline'i yenmek, onu yere sermek planları yapan Elsa ise bu kez daha acı bir yenilgi aldı. Evet kadın yargılandı, suçlu bulundu, gazeteler günlerce dahi ressam Amyas Crale'in karısı tarafından zehirlendiğini yazdı, cemiyet toplantılarında kulaklara hep bu fısıldandı ama Caroline asla toplum nezdinde 'modern' bir kadın bir 'Elsa' olmadı. O cinayet de işlese mağdurdu. Daha fenası mağrurdu.

Elsa ise bu romanın sayfalarında sadece hakarete uğramış bir kadın olarak değil çok iyi hazırlandığını sandığı ve büyük bir heyecanla beklediği mücadeleden yenik ayrılmış bir kadın olarak dolaşıyor.

Elsa artık adalet istemiyor çünkü adalete inanmıyor. Elsa anlayış da istemiyor çünkü buna ihtiyacı yok. Elsa'nın ne istediğini bilemiyorum çünkü bunu o da bilmiyor...

Hiç yorum yok: