26 Eylül 2008 Cuma

şeker koması



kocaman, kıllı bir el. siyah siyah kılları. ürkütücü. parmakları küt. tırnaklarını özenle kesmiş güya. ama temiz değil sanki elleri. hoyrat bir kere. sigara paketini bile el bombası tutar gibi tutuyor. o ince beli nasıl kavrar kim bilir.

duruyoruz. yirmi kadar varızdır. gerçi bizim sayımız belli olmaz. bazen birimiz günlerce durur. alışır iyice, benimser yerini. o dururken yenileri gelir. üstüne, altına, yanına. ilk merhaba sıcak olur ama sonra ne konuşacağımızı bilemeyiz. bakışırız biraz. sıkıcı olur. aslında çok yakın hissettiğin, öyle olmasını istediğin, öyle olması gerek diye düşündüğün öyle olsun diye kendini zorladığın biriyle uzun bir yol boyunca, hiç bir şey konuşmadan, ya da zaten cevabını bildiğin bir kaç kısa soruna aldığın bir kaç kısa cevap dışında hiç bir şey konuşmadan yürümen gibi.

sıkılırsın. ama sıkıldığını ifade etmek de ürkütücü gelir. madem sıkılıyorsun, madem yabancılaştın, madem isteksizsin... neden buradasın? o neden burada?

Bekliyoruz hala. kıllı el henüz bir şey yapmadı. sadece parmaklarıyla masada ritm tutuyor. masa olmayı hiç istemezdim şimdi. ama en çok incebelliyi düşünüyorum. aramızda en narin olan o. o hoyrat parmaklar ona dokunduğunda ne çok incinecek ah!

tükürür gibi konuşuyor kıllı el. masa alışık üstüne yağan kısır yağmurlara. biz rahatsız oluyoruz. ama kaçmak mümkün değil. buradan kaçmak sadece onlar isterse olabilir. o da kaçış olmaz. gerçi her kaçmak biraz yakalanmaktır. bekliyoruz. beyazlı geliyor. güya beyazlı. lekelerle dolu üstü başı. ayda bir kez ya yıkanır ya yıkanmaz. incebelliyi de gördüm şimdi. ah! başına geleceği bilse yavrucak...

ne mahzundur incebelli. her seferinde başka bir erkekle gelir masaya. sanki her seferinde o erkeği de sevmek ister gibi. alışmak ister gibi ona. ama o kısacık yol boyunca, onu içine aldığı, bağrına bastığı o yol boyuncadır sadece mutluluğu. kısa bir an yeni sevgilisine kavuşur.

sonra kıllı eller, narin parmaklar, törpülü tırnak, boyalı tırnak, yenmiş tırnak, pis tırnak, çatlak el, krem kokulular... hepsi ama hepsi istisnasız ayırır onu erkeğinden. elinden bir şey gelmez. hepsi sevmeye yeni yeni başladığından ayırırlar. üstelik sanki hiç ayırmayacaklarmış gibi yaparak. güya kendi içinde dolanmasına izin verirler. ama bellidir sonu. bir kaç hızlı öpücük, derin olmayan, baş döndürücü bir temas ve ince belinin kafasına vura vura gelen ayrılık.

beyazlı geldi. incebelliyi oturttu masaya. kıllı el geliyor, bu sefer beni alsın istiyorum. hem çok oturdum hem de bir kez daha görmek istemiyorum incebellinin hüznünü. kıllı el yaklaştı. yaklaştıkça daha beter görünüyor. yanımdakini aldı, öbür yanımdakini de, birini daha aldı solumdan, hayır ikizleri almış. ben. beni de al kıllı el.

aldı. beni de aldı. bu inanılmaz. en büyük düşmanından ölçüsüz bir lütuf görmek gibi. bizi incebelliye götürdü. artık ben de incebellideyim. bir an önce karışmak istiyorum. o kadar çok istiyorum ki kokusunu içime çekmeyi. öyle büyük ki ona özlemim. bin parça olmak istiyorum, dağılmak istiyorum. her bir zerresine nüfuz edeyim istiyorum.

ama incebelli çok dalgın. bu kez bakmıyor bize. kıllı el de bakmıyor. kıllı el fark etmiyor. incebelli atıverecek kendini masadan. bin parça edecek kendini, bizim için. feda edecek. kendini. bizim için. toplu acı varsa bir yerde, birinin fedası ne işe yarar. hep birlikte kaybolalım incebelli.
*****
görsel için sessizce oturun

selamün kavlen...



... dedi, içeri girdi kahveden. kısa boylu bir adamcağızdı, hani erkek olamayacak kadar kısa boylu adamlardan. akılları uzar bunların, boydan yana fukaralıklarını kapatmak için, ama hindirler bir yandan, sinsidirler... kahve milletinin insanları hafiften aldılar selamı, kısa boylu adamın selamını uzun uzadıya almaya gerek yoktur. hele ki göstereceği bir hüner yoksa.onun da bir hüneri yoktu gösterecek. neticede duvarcıydı. büyük bir sanat icra ediyor sayılmazdı ya da teknik bir beceri sergiliyor. "duvar örmenin en zor kısmı ne olabilir ki" diyordu artık ergenliğe girmiş, çocukluktan çıkmış oğlu... "öyle ya şakülü kaydırmazsan sen de örersin bir duvar." nereye ördüğün önemlidir duvarı. eğer gerek yoksa o duvarın orada olmasına ve fakat sen örüyorsan ısrarla, demek ki kendini ayırıyorsun ötekilerden.

ötekiler? öyle sosyolojik kavramlarla işi olmaz onun, berikiler kimse ötekiler de onlardır onun için. saimgiller, abisigiller, yengesigil, kaynı ve o pis sülalesi, karısı, baldan tatlı olduğu aşikar kütür kütür 25'lik baldızı, dul Ferhan Hamfendi, berberin dişlek çırağı, ayyaş manav, keraneci kasap... hepsi gildir bunların. kahve milletinin insanları da en az kendileri kadar sıradan, düz, basit, bildiğin, eğer yurt dışı görmüş aydın kimliğin varsa yerince küçümsediğin bu adamı kendilerinden ayırmayan bir şey olduğunu biliyorlardı. istediği kadar duvar örsündü, biz birbirimizin gençliğini de bilirdik hacı! neysek o'sun!


sade kahve içerdi, erkek adama öylesi yakışır diyerek. ama kahvecinin o sulu çırağı her seferinde bataklık kıvamında yapardı kahvesini, sırf inat olsun diye. "ulan it" diye geçirirdi içinden, "acı kahveyle surat ekşitsek bu karıyla bir ömür geçer miydi be?" karısı da bir gayret şişmanlamıştı haa! gerçi kızlığında da öyle çıtı pıtı sayılmazdı. daha evlenecekleri belli olmadan, yusuf ve selahattin'le bakkalın önünde durur, kızın geçişini izler, kalçalarını süzer, "hey yavrum, katana, katana. buna binecek jokeye allah derman versin" derlerdi. cüssesinden beklenmeyecek biçimde o jokey kendi oldu ama nermin'e hiç bir zaman bunları söylemedi. ne yusuf ne de selahattin hiç bir zaman yengeyle ilgili imalarda bulunmadılar.

"o zaman katanaydı şimdi harman danası oldu kahpe" diye düşündü, gevrek gevrek güldü, "ama kadın dediğin de etli butlu olacak, şöyle elini attın mı dolacak avucun."

"nermin'le niye evlendim?" diye düşündü; "ikimiz de yeterince sefildik, sâkildik ve bizim sığlığımızda başka kimse yoktu ki bizi daha derine çeksin."

evlenmeden önce de tanıyordu nermin'i. yaklaşık 10 yıldan beri. her daim etrafında olan bu kadın bir şekilde hayatına sirayet ediyordu. kıskançtı bir kere, mahalleden ya da mahalle dışından kızlarla konuştuğu vakit sert yapardı. oysa aralarında değil adı konmuş bir ilişki, ilinti bile yoktu.

bir kaç kızla ufak tefek gönül ilişkileri oldu, biri kalbini çok kırdı, birinin kalbini un ufak etti ama nermin, ah nermin, kim gelirse gelsin, kim giderse gitsin, nermin hep oradaydı. "bu kadın" dedi, "resmen planlamış benimle evlenmeyi, adım adım da uygulamış planını." bir anda gurur duydu, evlenilmek için üzerine planlar yapılan, düşünülen, akıl kurcalayan adam olmaktan dolayı. fincanı daha bir sert tutuyordu. sanki.. artık o kadar da kısa değildi.


***


Sayfa görseli olarak Eva Mautner'in 'Coffee Cat' adlı tablosu kullanılmıştır. Sanatçı ile ilgili ayrıntılı bilgiye buyrun...