11 Şubat 2009 Çarşamba

yoksunluksuz yoksulluğun üç hali...


Epey zamandır, hayatının herhangi bir döneminde ‘tutkusuzluk kavşağı’na sapmak üzere olan birinin gelip ‘yokluk içinde darlığa karşı’ birkaç kitap sorma ihtimaline karşı kendimi hazırlamaya çalışıyorum… Uzun ve eksik bir çaba oldu ve daha da acısı ben ölürken bile eksik olacak ama en azından verebileceğim birkaç isim var…

İlk olarak, dünyayı bambaşka gözlerle gören; insanlık serüveni için binlerce ışık yılı değerinde bir kitap var; Boris Vian’ın tacı…

“Günlerin Köpüğü”, okunmamışlığı hiçbir bağışlayıcılık düzleminde kabul görmeyecek bir kabahat, hayır bir aczdir. İnsanın ruhunu ipek gibi yumuşak pençelerle kavrayan bu başyapıta pek çok kimse “yazılmış en güzel aşk romanı” der, doğrudur. Günlerin Köpüğü, en güzel yazılmış ‘en güzel aşk’ romanıdır. Oradaki aşk gibi güzeli başka yerde bulunamaz üstelik sadece aşıkların değil maddelerin, uzamların ve bilinçlerin aşkı da bambaşka bir yoğunluktadır.

Usta bir barmenin elinden çıkmış kokteyl gibi; tüm içkileri o kadar iyi tanıyor ve dahası onlara o kadar hakim ki sadece yoğunluk farklarından yararlanarak onlarla muhteşem ve mahşeri bir renk cümbüşü sunmuyor, onları önce birbirlerinin içine katıyor sonra da tek bir notayla yeniden ve bu kez bambaşka renklerle ayırıyor. İnsan ruhunun katmanları ancak müzikle dile gelebilir ve Vian bunu müzikle yapıyor…

Listemde ikinci olarak maalesef pek çok kitapseverin de bilmediğini sandığım bir yapıt var. Sahaf dolaşan, bilinmedikleri arayan bir okur değilseniz gözden kaçırmanız pek mümkün bu harika kitabı. Orijinal adı Utz, burada bir aralık görünmüştü gözümüze… Dilimize “Porselen Delisi Utz” olarak çevrildi.

Bruce Chatwin’in kitabı için yazılmış en ‘saf tutku’ romanı diyebiliriz. Hayatını porselenlere adayan bir adamın üzerinden tutkunun kudreti… Dünyanın ergenlik buhranları: II. Dünya Savaşı, Bolşevikler, Naziler… Ancak porselen kadar ince ve nadir kayıpların göze çarptığı, geri kalanlara plastik bardak muamelesi yapılan yıllar. Milyonları doğurmak için milyonların feda edildiği yıllar. Kendi içlerinde tutarlı, akıl süzgecinde tıkalı yıllar. Tarihin en büyük akıl tutulmaları…

Bu listenin son nadir parçasını ise büyük bir sevinçle paylaşıyorum zira Vian’ı muhakkak bir yerlerden duyabilirsiniz; Utz’la tanışma imkânınız da görece mevcut ancak “Georg Henih’e Balad” adlı eseri okumanızı sağlayabilirse eğer bu yazı, kendimle çok gurur duyacağım.

Yazar Viktor Paskov için ‘Günümüz Bulgar edebiyatının son çeyrek yüzyılında yetişmiş kuşkusuz en yetenekli ve sıradışı’ yazar diyenler acaba aynı alçakgönüllülüğü kendi yaptıkları işleri anlatırken de gösteriyorlar mı, bunu açıkçası merak ediyorum. Paskov da Vian gibi bir müzisyen; kendini ‘doğuştan serseri’ olarak tanımlıyor. Karşılaştırma yaptığımı düşünmeyin ama sanırım ‘burada fazla vakti olmadığını bildiği için her şeyi büyük bir hızla yapan, buna rağmen mükemmel bir iş çıkaran Vian’ın ruhu Paskov’a değmiş. Çünkü aynı kutsal melodiyle yazıyor ve söylüyor Paskov da.

“Georg Henih’e Balad” her şeyden evvel insana önyargılarından kurtulması gerektiğini hatırlatan bir kitap. Başarısız kapak ve sayfa tasarımı ile görece vasat çevirisine* bakarak değerlendirirseniz bu kitabı okumak için can atmazsanız ama hayır... Eğer “Türkçe’de Kıymeti Bilinememiş ve Kıyıda Köşede Kalmış Kitaplara Hak Ettikleri Değeri Verme Derneği” adında bir okur platformu kurulacaksa başucu kitaplarından biri de bu olmalı.

Altın saçlı ve altın adlı bir çocuğun Çekya’dan göçen bir keman ustasıyla; yoksullukla, onurla, müzikle; dinlemeyi bilmekle tanışmasını ve ‘hayata alışmasını’ anlatıyor bu kitap. Yoksulluğun ama daha fenası yoksunluğun ıssızlığında dururken Georg Henih’i bulan bu ‘küçük çar’ çocukluğun dev aynasında görülen düşlerini yakalıyor, cehennem atlarının alev alev yanan yelelerinden tutunarak derin korkulardan geçiyor ve en sonunda ‘yoksulluğun neye sahip olmamak olduğunu’ dinliyor.

Beş yaşın tüm merakının ve kalpten gelen yeminlerle örülü hayatının aradan geçen çeyrek asırla sadece bir ‘melankoli’ olduğunu görüyor. Sevgili karısının ölümünden sonra dünyada artık sadece sürgün olan ve yaşama karşı duyduğu hasreti bitirmek için gölge atların gelişini bekleyen Georgi Usta’nın tam da zamanı gelmişken ‘Tanrı’ya keman yapmak için biraz daha kalmasını’ izleyen ama ‘Tanrı’nın penceresinden hiç bakmadığı, aslında sofrasına davetli olmadığı’ bir evde büyüyen bu çocuk zamanı geldiğinde gölgeler onu da alsın diye sözler veriyor, pazarlıklar ediyor…

Düş gücünün sadece çocuklukta gerçekleri yansıttığını ve insan büyüdükçe kalbindeki nasırın da büyüdüğünü görüyor. Eskiden konuştuğu ağaçların; kabzalarına dokunduğu ve seslerini dinleyip fikirlerini sorduğu oyma aletlerinin artık ondan yüz çevirdiğini görüyor.

Georgi Usta’nın görevinin Tanrı’ya bir ‘viola d’amor’ yapmakla bitmediğini ama ona bu ‘kalpçiği diğer kemanlardan daha büyük olan keman’ı çalmayı da öğretmesi gerektiğini öğreniyor. Çar Viktor büyüdükçe Tanrı’nın insanlardan umudu kestiğini görüyor ve Georgi Usta’ya kadim kavillerini hatırlatıyor: Beni almaya ne zaman geleceksin?

“Georg Henih’e Balad’ muhakkak okunması gereken bir kitap…

*Sayın Hüseyin Mevsim lütfen alınmasın. Melodisi bu kadar yumuşak ama zihne çakılan bir kitabın çevirisinde daha özenli olunması gerektiğini düşünüyorum. Bu çevirmenlik bilgisi kadar edebiyat bilgisi ama dahası ilgisi ister. Sayın Mevsim’in üniversitede hoca olduğunu biliyorum ama hayır diplomatik olamayacağım çünkü yoruluyor zihnim; bu kitap böyle çevrilmemeliydi. Belki de Türkçe metin bir kez daha okunmalı ve kitaptaki tadın çeviriye sinmesi için rötuşlar yapılmalıydı. Evet, çeviri kadın gibidir, güzel olursa sadık olmaz, sadık olursa güzel olmaz, ama bu metin güzel bir kadına sadakati öğretebilecek bir metin. Neden olmasındı?

****
görsel için ...

Hiç yorum yok: