
... dedi, içeri girdi kahveden. kısa boylu bir adamcağızdı, hani erkek olamayacak kadar kısa boylu adamlardan. akılları uzar bunların, boydan yana fukaralıklarını kapatmak için, ama hindirler bir yandan, sinsidirler... kahve milletinin insanları hafiften aldılar selamı, kısa boylu adamın selamını uzun uzadıya almaya gerek yoktur. hele ki göstereceği bir hüner yoksa.onun da bir hüneri yoktu gösterecek. neticede duvarcıydı. büyük bir sanat icra ediyor sayılmazdı ya da teknik bir beceri sergiliyor. "duvar örmenin en zor kısmı ne olabilir ki" diyordu artık ergenliğe girmiş, çocukluktan çıkmış oğlu... "öyle ya şakülü kaydırmazsan sen de örersin bir duvar." nereye ördüğün önemlidir duvarı. eğer gerek yoksa o duvarın orada olmasına ve fakat sen örüyorsan ısrarla, demek ki kendini ayırıyorsun ötekilerden.
ötekiler? öyle sosyolojik kavramlarla işi olmaz onun, berikiler kimse ötekiler de onlardır onun için. saimgiller, abisigiller, yengesigil, kaynı ve o pis sülalesi, karısı, baldan tatlı olduğu aşikar kütür kütür 25'lik baldızı, dul Ferhan Hamfendi, berberin dişlek çırağı, ayyaş manav, keraneci kasap... hepsi gildir bunların. kahve milletinin insanları da en az kendileri kadar sıradan, düz, basit, bildiğin, eğer yurt dışı görmüş aydın kimliğin varsa yerince küçümsediğin bu adamı kendilerinden ayırmayan bir şey olduğunu biliyorlardı. istediği kadar duvar örsündü, biz birbirimizin gençliğini de bilirdik hacı! neysek o'sun!
sade kahve içerdi, erkek adama öylesi yakışır diyerek. ama kahvecinin o sulu çırağı her seferinde bataklık kıvamında yapardı kahvesini, sırf inat olsun diye. "ulan it" diye geçirirdi içinden, "acı kahveyle surat ekşitsek bu karıyla bir ömür geçer miydi be?" karısı da bir gayret şişmanlamıştı haa! gerçi kızlığında da öyle çıtı pıtı sayılmazdı. daha evlenecekleri belli olmadan, yusuf ve selahattin'le bakkalın önünde durur, kızın geçişini izler, kalçalarını süzer, "hey yavrum, katana, katana. buna binecek jokeye allah derman versin" derlerdi. cüssesinden beklenmeyecek biçimde o jokey kendi oldu ama nermin'e hiç bir zaman bunları söylemedi. ne yusuf ne de selahattin hiç bir zaman yengeyle ilgili imalarda bulunmadılar.
"o zaman katanaydı şimdi harman danası oldu kahpe" diye düşündü, gevrek gevrek güldü, "ama kadın dediğin de etli butlu olacak, şöyle elini attın mı dolacak avucun."
"nermin'le niye evlendim?" diye düşündü; "ikimiz de yeterince sefildik, sâkildik ve bizim sığlığımızda başka kimse yoktu ki bizi daha derine çeksin."
evlenmeden önce de tanıyordu nermin'i. yaklaşık 10 yıldan beri. her daim etrafında olan bu kadın bir şekilde hayatına sirayet ediyordu. kıskançtı bir kere, mahalleden ya da mahalle dışından kızlarla konuştuğu vakit sert yapardı. oysa aralarında değil adı konmuş bir ilişki, ilinti bile yoktu.
bir kaç kızla ufak tefek gönül ilişkileri oldu, biri kalbini çok kırdı, birinin kalbini un ufak etti ama nermin, ah nermin, kim gelirse gelsin, kim giderse gitsin, nermin hep oradaydı. "bu kadın" dedi, "resmen planlamış benimle evlenmeyi, adım adım da uygulamış planını." bir anda gurur duydu, evlenilmek için üzerine planlar yapılan, düşünülen, akıl kurcalayan adam olmaktan dolayı. fincanı daha bir sert tutuyordu. sanki.. artık o kadar da kısa değildi.
***
Sayfa görseli olarak Eva Mautner'in 'Coffee Cat' adlı tablosu kullanılmıştır. Sanatçı ile ilgili ayrıntılı bilgiye buyrun...


1 yorum:
bana bi şey katmadı,amma kuvvetle muhtemel ki o benim bardak sorunum. yinede yazarı hakkında freudyen çözümlemeler yaptım kıs kıs gülerek.
Yorum Gönder